|
|
 |
« : 17 Ağustos 2008, 09:47:55 » |
|
Ulemanın son çınarlarından Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Osman Toprak
Antalya’nın Elmalı kazasında 1878’de doğdu. Babası Burdur’un Gölhisar ilçesine bağlı Yazır köyünden Numan Efendidir. Numan Efendi küçük yaşında köyünden ayrılarak Elmalı’ya geldi, ilk ve orta tahsilini burada, medreseyi ise Aydın’da tamamladı ve Elmalı Şer’iyye Mahkemesi’nde başkâtip olarak görev yaptı. Dedeleri Mehmed, Bekir, Hasan ve Bedreddin Efendiler ilmiyye sınıfına mensuptu. Annesi Fatma Hanım Sarlarlı Mehmed Efendi’nin kızıdır. İlk ve orta öğreniminin yanısıra hafızlığını Elmalı’da tamamlayan Muhammed Hamdi tahsiline devam etmek üzere dayısı Hoca Mustafa Efendi ile birlikte İstanbul’a geldi ve Küçük Ayasofya Medresesine yerleşti (1895).
Beyazıt Camii’ndeki derslerine devam ettiği Kayserili Mahmud Hamdi Efendi’den icazet aldı. Hocası ile isimleri aynı olduğundan, bundan sonra hocası Büyük Hamdi, kendisi de Küçük Hamdi diye anılmaya başlandı, yazılarında da bu adı kullandı. Soyadı kanunu çıkınca babasının köyünün ismini (Yazır) aldıysa da, yine de doğum yerine nispetle Elmalılı diye meşhur oldu.
Tahsili esnasında Bakkal Arif Efendi ile Sami Efendi’nin hat derslerine devam ederek onlardan da hat icazetini aldı.
Hat sanatı ile olan meşguliyetini ömrünün son yıllarında yazdığı şu mısralar daha güzel anlatmaktadır: “Hattım felekte böyle bir nazmı buldu ammâ / Kaddim de dâla döndü ömrümce meşk yüzünden // Mâ’nâ iken muradım nakşında derde düştüm / Gönlüm ne çekti bilsen dünyada aşk yüzünden.”
Hem ilim, hem siyaset
1904 yılında girdiği ruûs imtihanını kazandı, Beyazıt Dersiâm’ı oldu. Bu sırada, devam ettiği Mekteb-i Nüvvab’ı birincilikle bitirdi. 1905-1908 yılları arasında Beyazıt Camii’nde dersler verdi. Yine bu vazifesini sürdürürken aynı zamanda Meşihat Dairesi kaleminde görev aldı (1906). Bir taraftan da kendi gayretiyle edebiyat, felsefe ve musıkî öğrendi. Hocalık hayatına Beyazıt dersiâmlığı ile girmiş olan Elmalılı, Medresetü’l-Vaizin’de Fıkıh Usûlü, Mekteb-i Nüvvab ile Mekteb-i Kuzât’ta [Hukuk Fakültesi] İslâm Hukuku, Mekteb-i Mülkiye’de ise Mantık dersleri okuttu. Ülkeyi çağdaş ilim ve medeniyet seviyesine ulaştırmaya vesile olabileceği ümidiyle Meşrutiyet idaresini hararetle savunmaya başladı ve bu görüşü temsil eden İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilmiyye şubesine üye oldu.
Beyânü’l-Hakk dergisinde 16 Ramazan 1326 [12 Ekim 1908] tarihinde neşredilen Va’z adlı makalesinde 2. Meşrutiyet’in ilanından duyduğu büyük coşkuyu dile getirir:
"Müddet-i ömrüm olan otuz seneden beri gündüzü yok, beynel hayat ve-l-memât bir âlem-i berzâhın zulumâtı içinde, asrî bir şeb-i yeldânın istibdâdı altında ezildik. Her an:
(Ey ye’s-i elîm-i millet, kader-i medid olan şeb-i yeldâ! Bize bak! Artık gerneştiğin yetişir. Artık açıl, açıl da sabah olsun. Mâzi-i ümmete benzer bir gün görelim.) diye feryad ediyorduk. Şimdi eltâf-ı sübhaniyyen bize bir fecr gösteriyor, aman kâzib olmasın, sadık et ya Rab! Fecr-i sadık olsun ki, biz cemaatimizle sabah namazı kılmak isteriz. İlmihalimizi öğret. Karanlıklarımızla beraber cehalatimiz de zail olsun."
Avrupaî tarzda bir meşrutiyet yerine şeriata uygun bir model geliştirmek için çalışmalar yaptı. Beyazıt medresesinde iki yıl süren dersiâmlık görevinden sonra 2. Meşrutiyet’in ilk meclisine Antalya mebusu olarak girdi. 2. Abdülhamid’in tahttan indirilmesine rıza göstermeyen Fetva emini Nuri Efendi’yi ikna edip, fetvanın müsveddesini yazmak suretiyle bu konuda etkili bir rol oynadı. Onun bu davranışında padişahın öldürülmesi, Meclis’in kapatılması ve ülkenin büsbütün kargaşaya sürüklenmesi ihtimallerini göz önüne almasının etkili olduğunu söyleyenler de vardır. Hakkında doktora çalışması yapan İsmet Ersöz ise daha açık ve kat’i hüküm vermekte, Elmalılı Hamdi Efendi’nin bu işe bilerek kendi arzusu ile giriştiğini, bu hadisenin hocanın hayatında bir siyasî gölge olarak yer ettiğini vurgulamaktadır.
Halifeliğe bakış
İlmiyye sınıfından son derece değerli bir âlim olan Elmalılı Hamdi Efendi, 1909 yılında bir makale kaleme alır. Beyânü’l-Hak dergisinde 1 Mart 1909’da çıkan makalenin başlığı; İslâmiyet ve Hilafet ve Meşihat-ı İslâmiye’dir. Söz konusu makalenin tamamı, Elmalılı M. Hamdi Yazır Makaleler 2 adlı kitapta yer almaktadır.
Bu sahanın uzmanı Profesör İsmail Kara bu makaleyi değerlendirdiği yazısında, Elmalılı’nın bindiği dalı nasıl kestiğini anlatır. Yine ulemadan Seyyid Beyin, 3 Mart 1924 tarihinde Adliye Vekili sıfatı ile yaptığı konuşma söz konusu makale ile aynı paralelde ele alınır.
Sayın Kara’nın değerlendirmesi şöyledir: "Aslında Elmalılı Hamdi Efendi ve Seyyid Bey gibi ulema ve meşayıh tabakasına mensup olanların tahsilleri, konumları ve görevleri icabı, devleti nereye götürecekleri belli olmayan yenilikçi bürokratlara, aydınlara ve dinî alanı tahrip eden dünyevîleşmeye karşı halifenin yanında yer almaları ve hilafeti tahkim etmeye çalışmaları beklenirdi. Çünkü gerek dinî gerekse de siyasî olarak halife ile aynı anlam dairesi içinde yer alıyorlarlardı. Halifeliğin zayıflaması ile birlikte onların statü ve itibarları da zayıfladı, halifeye ve hilafete yönelttikleri tenkitler ve bu müessese için geliştirdikleri yeni projelerle bir bakıma kendilerini, temsil ettikleri dünya görüşünü ve zihniyeti itibardan düşürdüler.
Kaderin cilvesine bakın ki, hilafet ilga edildiği gün, medreseler kapatıldı. Şer’iyye ve Evkâf Vekaleti de lağvedildi. Çok kısa bir zaman sonra Medeni Kanunun İslâm Hukuku ve Türk gelenekleri hesaba katılarak hazırlanması gerektiğini savunduğu için Seyyid Bey istifaya zorlandı. İstanbul’a döndü ve çok geçmeden vefat etti. Hamdi Efendi ise İstiklâl Mahkemelerince idama mahkum edilmişti, beraatından sonra İstanbul’daki evinde inzivaya çekildi ve Metâlib ve Mezâhib tercümesinin başına yazdığı uzun girişte medreselerin kapatılmasıyla içine düştüğü sıkıntıları anlatmaya başladı."
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e
1915-1917 yıllarında Huzur derslerine muhatap olarak katıldı. Sultan Reşad’ın son yıllarında, Ağustos 1918’de, Şeyhülislâmlık teşkilatı içinde kurulan Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye’ye önce üye [4 Ağustos 1918], sonra başkan oldu [2 Nisan 1919]. Bu teşkilat bir İslâm akademisi niteliğindedir. Kuruluşunda güdülen amaç, dinî meselelerin çözümü, İslâm’a yapılan saldırıların dinî bakımdan karşılanmasıdır. Birinci Cihan Harbi’nin bitimini müteakip ısrarla vuku bulan teklif üzerine Ferid Paşa kabinesinde Evkâf-ı Hümayun Bakanlığı’na, daha sonra Ferid Paşa’nın istifasıyla bu görevi sona erince de, Senato azalığına getirildi[15 Eylül 1919]. Bu arada ilmî rütbesi de Süleymaniye Medresesi müderrisliğine yükseltildi.
Cumhuriyet’in ilanında Mütehassisin Mektebinde Mantık müderrisi idi. Cumhuriyet’in ilanından sonra memuriyet yaptığı kurumlar lağvedilince açıkta kaldı. İnkılaptan sonra, Ankara’da İstiklâl Mahkemesi’nde idamla yargılandı. Gıyabında idama mahkum edilmesi üzerine Fatih’teki evinden alınarak Ankara’ya götürüldü ve kırk gün tutuklu kaldı. Suçu, İstiklâl Harbi sırasında Ankara hükûmetlerinin faaliyetlerine karşı olan Ferit Paşa hükûmetinde bakan olmaktı. Savunmasını kendi yaptı ve mahkeme sonucunda, Ömer Nasuhi Bilmen’in ifadesi ile "siyasî şaibelerden berî, nezih bir simâ-yı ilm ü irfan olduğu anlaşıldı" ve kırk günlük serencam sona ererek İstanbul’a döndü. Mahkemede ceza almamasını İttihat ve Terakki’ye üye olmasına bağlayanlar da vardır.
Tutuklanmasındaki ayrıntılar
Bir kış günü öğleden sonra orta yaşlı bir adam, Fatih’teki evin kapısını çalar. "Hamdi Efendi ile görüşmek istiyorum, evdeler mi" diye sorar. Evde olduğunu anlayınca bir düdük öttürür. Köşe başında gizlenmiş olan iki polis de çıkar gelir. Hepsi beraber orta kattaki salonda çalışmakta olan Hamdi Efendi’nin yanına girerler. Kitapları, kağıtları alt üst eder, anlamadıkları kağıtları bir torbaya doldurur, Hamdi Efendi’yi de alıp giderler. Bir gece Emniyet Müdürlüğü’nde kalan Elmalılı, ertesi gece polis gözetiminde Ankara’ya götürülür.
Bu hadise bütün aileyi perişan eder. Üstelik ondan bir haber de alamazlar. Tanin gazetesinde küçük haber okurlar, "Yadigârların muhakemesine başlandı." Bu haber onların ümidini arttırır. Kırk günlük safhadan sonra suçsuz bulunan Elmalılı artık İstanbul yolundadır. Onu ailesi büyük bir muştu ile sevinçle, gözyaşıyla karşılar.
Ankara günleri
Polis nezaretinde Ankara’ya getirilen Elmalılı, ilk geceyi hapishanede adi suçlular arasında geçirir. Yirmi yıla mahkum bir katil, Hocayı görünce diğer mahkûmlara: "Arkadaşlar, bu adam bizlere hiç benzemiyor. Nasılsa aramıza düşmüş, bizim misafirimiz sayılır. Ona rahatça yatabileceği bir yer bulmalıyız." diye harekete geçer. Herkes elinden geleni yapar, kimi battaniyesini, kimi yastığını verir. Tanınmış hukukçu Ali Himmet Berki, o sırada Ankara kadısıdır [hukuk hakimi]. Eski arkadaşı olan Elmalılı’nın hapiste olduğunu duyunca hemen evinden bir yatak gönderir. Başka bir ihtiyacı olup olmadığını sorar.
Nihayet mahkemeye çıkar. Damat Ferid Paşa kabinesindeki bakanlara gıyaben idam kararı verilmiş, şimdi mahkemede bulunan Elmalılı’nın idam kararının yüzüne karşı vicahen tasdiki söz konusudur. Elmalılı avukat tutmaz. Savunmasını kendisi yazar ve okur. Hakimlerin sorularına teferruatlı olarak cevap verir.
TBMM hükûmetine karşı ne bakanlığı sırasında ne de sonrasında herhangi bir hareketin içinde yer almamıştır. Sevr anlaşmasını imzalamamış, Mütareke’den sonra da vatanından ayrılmamıştır.
Mahkeme beraatine hükmeder. Elmalılı, tahliye edildikten birkaç gün sonra da Ankara’da bulunan eski dostları tarafından İstanbul’a uğurlanır. Bundan sonra camiye gitme dışında evinden çıkmaz. Bir geliri olmadığından maddi sıkıntı çektiği bu dönemde Metâlib ve Mezâhib adlı tercümeyi tamamlar.
Tefsir yazdığı yıllar
1926 yılının yazında Diyanet İşleri Reisliği’nce Kur’an ayetlerinin tefsiri işi Elmalılı’ya, meal kısmının yazılması da Mehmet Akif Ersoy’a verilir. Mehmet Akif yazdıklarını Mısır’dan Elmalılı’ya gönderir, o da bunu tefsirine ilave eder. Fakat bu durum uzun sürmez. Akif aldığı avansı hükûmete iade eder ve yazdıklarını geri ister.
Elmalılı devam eder. Tefsiri 12 yılda tamamlar. Başlangıçta bu kadar uzun süreceğini düşünmezler. Bu arada ailede doğumlar, ölümler olur. Gençler evlenir, çoluk çocuk sahibi olur. Bazen yakınları bazen de Hoca kendisi hastalanır. Zaman zaman ara vermek zorunda kalır.
Gençlik yıllarında da az uyurdu. Fakat tefsiri yazdığı yıllarda başka insanların kalktığı saatler, onun yatma saati olur. Güne hep öğleye doğru bir büyük fincan kahve ile başlar.
1934 yılı başlarında geçirdiği kalp krizi onu bir ay kadar yatağa bağlar. Bu anda bile en büyük endişesi tefsiri bitirememektir. Ömrü de ilmi de onun bu tefsiri tamamlamasına müsaade eder. 1938 yazında çalışmalar sona erer.
Son yılları
Tefsirden sonra Diyanet İşleri ondan bir ricada daha bulunur. Bu defa Arapça bir eserin tercümesi istenir. Fakat çekmekte olduğu kalp hastalığı ağırlaşınca bu işten vazgeçer. Günden güne ağırlaşır. En büyük iki dostu yanındadır; hat ve edebiyat. Kalp ağrılarının, nefes darlıklarının yatıştığı zamanlarda ruhundaki güzellikleri kağıda aktarır. Hat sanatı için yazdığı ve yukarıya aldığımız dörtlük işte bugünlerin eseridir.
Tefsir çalışmaları esnasında ara sıra sokağa çıkan Elmalılı, 1935’ten sonra hiç sokağa çıkmaz. Fakat çok sevdiği kızının ricalarını kıramaz zaman zaman, Fatih’teki evinden Erenköy’de bulunan kızının yanına gider.
Artık 64 yaşında iken dünyaya veda etme zamanı gelmiştir. O hayattaki bütün görevlerini hakkı ile yerine getirmiş, ömrünün ve ilminin semeresini, bereketini tefsiri ile taclandırmıştır. 27 Mayıs 1942’de uzun müddet müptela olduğu kalp yetmezliğinden Erenköy’de damadının evinde vefat eder. Kabr-i şerifi Sahrayıcedid mezarlığındadır.
Sahrayıcedid kabristanında yatan Elmalılı’nın mezartaşında Tahirü’l-Mevlevî tarafından söylenen, Elmalılı’nın kardeşi Mahmud Bedreddin Yazır tarafından taşa yazılan şiir yer alır:
Hamdi-i fâzıl bekâya gitti âh
Rahmet etsin ruhuna Allah hû
Müjde gufranını bildirmede
Rıhlet tarihi: "mağfûrun leh"
Müslümanların gerilemesinin sebepleri
Bu başlık altında gerilemenin sebepleri Elmalılı tarafından şöyle beyan edilmiştir: "Müslümanların şu anki geriliğinin sebebi ise, dinî hassasiyetin azalması, aşk ve şevkin kaybolması ve inanç esaslarının bir donukluk kazanması yüzündendir. İslâm’ın inanç esaslarının aklîliği Allah’a hamd olsun her zaman sabit ve emniyettedir. lemde Müslümanlar kadar inançlı hiçbir millet bulunmadığı da tecrübe ve gözlem ile doğrulanan bir gerçektir. Bu inanç ilkelerinin aday olduğu ilmî ve amelî gelişmelerden yoksun kalması, dinin hassasiyetine gereği gibi önem verilmemesinden ve inanca aşkı da katarak vicdanî bir neş’e ile takip olunmamasından kaynaklanmıştır. İslâm felsefesinin bütün felsefede sabit esaslarla çatışmasının bulunmadığı, bu itibarla da bizde din ve ilim çatışması bahsinin olmaması lazım geldiği halde, biz niçin bilimlerin hücumuna uğramış gibi görünüyoruz? Bence bunun sebebi dinimizin duygu yönünün takip olunamamasından inanç esaslarımızla müsbet ilimler arasındaki artan ilişkiler geliştirilemediği gibi edebiyat ve güzel sanatlarımızın, sosyal vicdanımızın hayatî neş’esine parlaklık verecek bir hassasiyet bahşedilememesinden kaynaklanır."
Dili ve üslûbu
Çağdaşları arasında benzerine az rastlanan geniş kültürlü mütefekkir bir din âlimi olan Elmalılı Muhammed Hamdi, aynı zamanda sanatçı bir kişiliğe sahipti. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazmasına rağmen edebî yönüyle pek tanınmamıştır. Eserlerinde kullandığı dil üzerine yapılan incelemelerden anlaşıldığına göre, genellikle sade Türkçeyi tercih etmiş, ancak Türk dilinin öz malı haline gelen Arapça, Farsça ve Batı kaynaklı kelimeleri de ihmal etmemiştir. İlmî ve dinî konulara ilişkin yazılarında ise, oldukça ağır ve ağdalı bir üslûp kullanmış, yer yer secili cümleler kurmuş, mantık örgüsü sağlam uzun cümleler kurmakta ve kullanmakta son derece başarılı olmuştur.
Biz Neyiz başlıklı uzun gazeli, onun şiirde, şiir yolu ile aradığı, sorduğu, bulduğu hikmet kıvılcımlarını bir bir ateşlemektedir. İlk iki beyti şöyledir: “Hâke düşmüş katreyiz deryaya girmiş çıkmışız / Gâh serrâya gehi darrâya girmiş çıkmışız / Pür gubar olsak da pâkiz bir Hanefî meşrebiz / Dâmeni kirletmeden dünyaya girmiş çıkmışız.”
Onun dildeki hassasiyetini, bilgisini, görgüsünü, rahatlığını dile hakimiyetini en güzel yansıtan eseri şüphesiz tefsiridir. Tefsirin başında yer alan mukaddimede Elmalılı, Türkçesinin belagâtının inceliklerini şöyle haber verir: "Ben halis Anadolulu, öz Oğuz, Yazır Türk’üyüm. On beş yaşımda İstanbul’a geldim. Ne Arabistan’a gittim, ne Türkistan’a. Ne İran’ı gördüm, ne Frengistan’ı. Öğrendiğimi bu vatanda öğrendim. Yazır’ın Kayı, Kınık, Bayındır, Eymir, Avşar gibi büyük Oğuz kabilelerinden biri olduğunu da Arapçadan: Divan-ı Lügâti’t-Türk’ten öğrendim. İran’da çıkan yünden, Avrupa’da bükülen ipten, Türk tezgâhında dokunan halıyı Türk malı tanıdım. Bir binanın mimarisi Türk olmak için bütün kerestesi yerli olması lazım değildir diye işittim. Yerinde kurultay dedim, yerinde de ültimatom demekten çekinmedim."
Yine tefsirin başında yer alan Mukaddime bölümünün başı hem dua, hem şiir, hem nesir, hem secidir. Buradaki akıcılık, üslûp, ifade bütün bir tefsire yansıyan güzelliğin adeta en billûr, en berrak, en duru halidir. Bu yudumu tadanlar bütün bir tefsiri aynı lezzetle, aynı belağatla, aynı tadla yudum yudum kanarak içmek isterler. Tefsirin mukaddimesi şöyle başlar:
"İlahî! Hamdini sözüme sertâc ettim, zikrini kalbime mi’râc ettim, kitabını kendime minhâc ettim. Ben yoktum var ettin, varlığından haberdâr ettin, aşkınla gönlümü bîkarar ettin. İnayetine sığındım kapına geldim, hidayetine sığındım lütfûna geldim, kulluk edemedim affına geldim. Şaşırtma beni doğruyu söylet, neş’eni duyur, hakikati öğret. Sen duyurmazsan ben duyamam, sen söyletmezsen ben söyleyemem, sen sevdirmezsen ben sevdiremem. Sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini, yâr et bize erdirdiklerini. Sevdin Habibini kâinata sevdirdin: Sevdin de hil’at-i risaleti giydirdin; Makâm-ı İbrahim’den Makâm-ı Mahmud’a erdirdin. Server-i asfiyâ kıldın. Hatem-i Enbiyâ kıldın. Muhammed Mustafa kıldın. Salât-ü selam, tahiyyât-ü ikrâm, her türlü ihtiram O’na, O’nun âl-ü ashab-ü etbâına yarâb!"
Kaynaklar
Hak Dini Kur’an Dili Yeni Mealli Türkçe Tefsir, Dersiâmdan "Elmalı"lı Muhammed Hamdi Yazır, Diyanet İşleri Reisliği Neşriyatından, İstanbul, 1935
Metâlib ve Mezâhib, Metafizik ve İlahiyat, Yazanlar: Paul Janet, Gabrıel Seaılles, Tercüme: Elmalılılı M. Hamdi Yazır, Eser neşriyat, İstanbul, 1978
Dergâh dergisi, sayı: 220, Mustafa Kara, Yüz otuz yıl önce bir müfessir ve yetmiş yıl önce yap(z)ılan bir tefsir
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Sempozyumu, Türkiye Diyanet Vafkı yayınları, Ankara, 1993
Elmalılı M. Hamdi Yazır Makaleler 1, Hazırlayanlar: Cüneyd Köksal, Murat Kaya, Kitabevi yayınları, İstanbul, 1997
Elmalılı M. Hamdi Yazır Makaleler 2, Hazırlayanlar: Cüneyd Köksal, Murat Kaya, Kitabevi yayınları, İstanbul, 1998
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt:11, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, İstanbul, 1995
Son Devir Osmanlı Uleması, cilt:3, Sadık Albayrak, İBB Kültür İşleri yayınları, İstanbul, 1996
Sahabe’den Günümüze Allah Dostları, 9. cilt, Heyet, Şule yayınları, İstanbul, 1996
Altınoluk dergisi, sayı: 74, 75; Nisan, Mayıs 1992, İstanbul
|