|
|
 |
« : 29 Ağustos 2008, 21:36:59 » |
|
MESNEVÎ’NİN İLK 18 BEYTİNİN ŞERHİ
(TAHİRUL MEVLEVÎ'DEN)
1
“Bişnev in ney çün şikâyet mî küned,
Ez cüdâyîhâ hikâyet mî küned.”
Şu ney'in nasıl şikâyet etmekte olduğunu dinle. Onun nevâsı ayrılık hikâyesidir.
Bişnev ez ney çün hikâyet mî küned,
Ez cüdâyîhâ şikâyet mî küned.
diye intişâr ve iştihâr etmiş olan bu beytin yazma ve eski nushalara muvâfık şekli baştaki gibidir.
Hazret-i Pîr'in kitâb-ı münîfine (Bişnev), yânî -Dinle- emriyle başlamış olmasını tevcîh için şârihler bir çok söz söylemişlerdir. Onların hepsini nakle zemîn ü zaman müsâid değildir. Şu kadar söylenilebilir ki tasavvufda şart-ı âzam ve sebeb-i akdem : söylemek değil, dinlemekdir.
Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım, der,
Dün mektebe vardî, bugün üstâd olayım der.
Meşrebinde bulunanlar, dinliyemedikleri için öğrenemezler. Sûrî ilimler gibi mânevî mârifetler de kulak vâsıtasiyle fem-i muhsinden telâkki olunur. Hazret-i Mûsâ'ya vâki olan tecellî-i kelâmîde :
Yâni: “Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle” (Sûre-i Tâhâ: 13) buyurulmuştu. Enbiyâ ve evliyâ hazerâtının yüksek sözleri mahz-ı nasihattır. Onlardan feyz alabilmek için insanda işitir kulak ve müteessir olur kalb bulunmalıdır.
Tûfanda helâk olanlar, Hazret-i Nûh’un dâvetine karşı kulaklarını tıkayanlar idi. Cenâb-ı Hak, onların bu hâlini :
“Kulaklarını parmaklarıyle tıkadılar, libaslarıyle örtündüler, küfürde kalmak için ısrar ettiler ve kibr ü azamet gösterdiler” (Sûre-i Nûh: 7) Âyetiyle bildiriyor. Kur’ân-ı Hakîm’de :
“Kur’ân okunduğu vakit onu dinleyin ve sükût edin tâ ki (Allâh’ın Rahmetiyle) esirgenmiş olasınız.” (Sûre-i A’raf: 204) tenbihi ile bize, dinlemek dersi veriyor. Söylemek; işitmek ve öğrenmenin neticesidir. Anadan doğma sağırlar, ses ve söz duymadıkları için dilsiz kalıyorlar. Kuş yavruları bile bir müddet susuyorlar; analarını, babalarını dinliyorlar da öğrendikten sonra ötüyorlar.
(Bişnev in ney), yâni: “Şu neyi dinle” emriyle Hazret-i Mevlânâ okuyanlarını ve dinleyenlerini semâa teşvik ediyor; Çünki semâ’, güzel ses dinlemek, heyecâna gelmek ve vecde kapılmaktır. Ekâbir-i evliyâullâhın çoğu gibi Hazret-i Mevlânâ’nın mesleki de semâ’ dır.
Hazret-i Mevlânâ bir rubâisinde der ki :
“Semâ’ Allah yolunun bir şahbazı, yükseklerde uçan ve uçuran bir doğanıdır.”
Semâ’; ehl-i hâl olanların kalblerini tenvir ve tezyin eder.
Semâ’; münkirler mezhebinde haram, âşıklar mezhebinde ise helâldir.
(NEY) DEN MURAD
Merhûm üstâdım Mehmed Es’ad Efendi ikmâline muvaffak olamadığı Mesnevî şerhinde der ki :
“Neyden murâd ; enâniyyeti yâni benliği fâni ve mertebe-i bekâ billâhda bâkî olan veliyy-i kâmil ve mürşid-i âgâhdildir. Yâhud bildiğimiz (ney) dir, te’vile hâcet yoktur.”
Hoca merhûmun şu ifâdesi bir şerh-i câmî’dir. Zâten nây ile insân-ı Kâmil, yekdiğerinin misâli ve mümessilidir. Çünki ney, yetiştiği kamışlıktan kesilip ayrılmış, göğsüne ateşle delikler açılmış; başına, ayağına, hattâ boğumları arasına mâdenî halkalar ve teller takılmış, koparıldığı yerdeki rutûbetten mahrum kalmış, bundan dolayı kupkuru ve sapsarı kesilmişdir. İçerisi tamamiyle boştur. Ancak neyzenin nefesiyle dolar. Kendi başına kalırsa ne sesi çıkar ne sedâsı. Vazîfesi, neyzenin dudaklarıyle parmaklarına âlet, onun istediği nağmelerin zuhûruna vâsıta olmaktır.
Hazret-i Mevlânâ bir rubâîsinde :
“Ney’i dinle ki neler, neler söylüyor. Allâh’ın gizli sırlarını tekellüm ediyor. Yüzü sararmış, içi boşalmış, başı kesilmiş yâhud neyzenin nefesine terkedilmiş olduğu halde dilsiz ve kelâmsız, Hudâ, Hudâ diyor.” Buyurmuştur.
Kâmil de böyledir. Neyistân-ı ezelden, yÂni (Âyân-ı sâbite) âleminden, daha açığı âlem-i İlâhiyedeki mevkîinden kader sevkiyle şu dünyâya getirilmiş, beşeriyyet kaydına ve anâsır-ı tabîat bendine vurulmuş, ayrılık ateşiyle bağrı şerha şerha olmuş, makâm-ı kadîmindeki feyizden mahrum kalmış; kalbini nefsin heveslerinden, zihnini (Hestî-i mevhûm) yâni, şu vehimden ibâret varlıktan tahliye etmiş, kkendisini Allâh’ın kudret ve düzenine terketmiş, Müessir-i Hakîkî’nin irâdesine vâsıta olmaktan başka bir vazîfesi kalmamış, nefha-i İlâhiyye hangi perdeden zuhur eylerse o nağmeyi icrâ ediyor.
Mahlûkattan her birinin aslî vatanına karşı muhabbeti olması ve onun hasretîle ağlayıp inlemesi ve şikâyette bulunması tabîîdir.
Neyden maksad, bildiğimiz ney olsa da, mecâzen insân-ı kâmil olsa da, ikisinin de bu vatan hasreti bulunduğundan, hikâyelerinin dinlenilmesi faydalıdır. Çünki Kur’ân’da :
“ Fe zekkir fe inne’z zikrâ tenfe’ul mü’minîn”
Yâni : “Sen (sâde Kur’ân ile va’z et. Çünki şüphesiz öğüt mü’minlere fayda verir.” Buyurulmuştur. Hazret-i Pîr, şu emr-i İlâhîye ittibâ etmiş olmak için vatan-ı aslîyi hatırlatıyor ve: “ Neyi dinle, onun şikâyetâmiz hikâyelerini anla” diyor.
Âriflerden biri : “ Nereden geldiğini biliyor musun? Harem-i sübhânî’nin mahremiyyeti makâmından, yâni, ilm-i İlâhî âleminden gelmişsin. Düşün, o hoş ve rûhânîmakamları hiç hatırlıyor musun?” buyurmuştur.
Ayrılıktan şikâyete gelince :
Mâlumdur ki bu hâl, mahrûmiyyet-i visâl netîcesidir. Bu ise bekâbillâh mertebesine vâsıl olmuş insân-ı kâmil için muhaldir. Şeyh Attâr Kuddise sırruhû) der ki :
“Allah’dan bir an gâfil olursan o anda şeytanın hemdemi olursun.”
Kemâl-i vüsûl erbâbı için bu gaflet ve ondan mütevellid firkat mutasavver değildir. O halde vâsıl-ı kâmil olanların şikâyeti nedendir? Bunu îzâh için deniliyor ki : Kâinâtın yaradılışından evvel, mükevvenâtın âyân-ı sâbiteleri ilm-i İlâhîde mevcûd ve her biri için kemâl-i vüsûl hâsıldı. Meselâ Süleymâniye Câmi’î inşâ edilmeden evvel, onun sûretinin, Mîmar Sinan’ın zihninde olduğu gibi.
İrâde-i İlâhiyye, o suver-i ilmiyyenin zuhûra gelmesini icâb etti. Ekmel-i mahlûkât olan insan, devr-i makâmât ederek beşeriyyet âlemine kadar geldi.
“Sümme radednâhü esfele sâfilîn. İllellezîne âmenû ve amilû’s sâlihâti fe lehüm ecrun ğayru memnûn.”
Yânî : “Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak, îmân edip de güzel amellerde bulunan başka. Çünkü onlar için (bitmez) kesilmez mükâfat vardır.” Târifine mazhar oldu.
Vâkıa âyetin alt kısmındaki beyân-ı Rabbânî vechile, esfel-i sâfilînden âlây-ı ılliyyîne celbedildi. Bekâ billâh harîm-i hâsına getirildi. Lâkin Dünyâ’da bulunmak ıztırârı tamâmiyle kesilmiş olmadığı için, kurbiyyet-i sâbıka, yâni illm-i İlâhî’de bulunmak yakınlığı, husûle gelmedi. İşte, erbâb-ı kemâlin şikâyeti bundandır.
Bir de kurbiyyet-i İlâhiyyenin hadd ü pâyânı yoktur. Ne kadar tekarrüb olursa olsun onun da ilerisi, hem pek çok ilerisi vardır. Hazret-i Mevlânâ :
“Birâder; harîm-i İlâhî, nihâyetsiz bir dergâhdır. O dergâhda her nereye vâsıl olursan oyalanma, Allah rızâsı için ileri git.” demiştir.
Efdal-ül’ kâmilîn ve ekmel-ü’l vâsılîn olan Hazret-i Peygamber (S.A.V.) Efendimizin ; günde yetmiş yâhut yüz def’â istiğfâr eylediği, hadis kitaplarının hepsinde rivâyet edilmiştir. Nebiyy-i mâsum olan Aleyhi’s selâm Efendimizden günah südûruna ihtimâl yoktu ki, zât-ı akdesi istiğfâra mecbûr olsun. Her gün, kendisi için o kadar derece kurbiyyet-i İlâhiyye husûle gelirdi ki, terakkîden önce bulunduğu makâm, terakkîden sonraki bulunduğu makâmın dûnunda olduğu için, evvelce orada bulunuşundan istiğfâr eder. Bâzan da :
“Keşke anam beni doğurmasaydı” diye, vuslat ve kurbiyyetin derece-i ulyâsında iken, bitip tükenmeyen firkatlerden şikâyet eylerdi.
Şirazlı Hâfız bir gazelinde diyor ki : “Bir bülbül gördüm, gül yaprağını gagasında tutmuştu. Hazîn hazîn ötüyordu. Ayn-ı visâlde, yâni, gül yaprağı gaganda iken feryâd etmene sebeb ne? diye sordum. Mâşukun cilvesi bize böyle yaptırıyor cevâbını verdi.”
İşte erbâb-ı vüsûlün şikâyet-âmiz hikâyede bulunmaları, uzak bir teşbîh ile, gül yaprağını gagasında tutan bülbülün feryâdı gibidir.
Ney, şu sûretle şikâyet-âmiz hikâyelerde bulunur :
2
“Kez neyistân tâ merâ bübrîdeend, Ez nefîrem merd ü zen nâlîdeend.”
“Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryâdımdan erkek ve kadın müteessir olmakta ve inlemektedir.”
(Neyistân) : Kamışlık demektir ki, ney’in yetiştiği ve ter ü tâze durduğu yerdir. Ney yapılacak kamışı oradan çıkarırlar. Kâfî derecede kuruyunca, ölçüsüne göre iki ucundan keserler. Boğazını ayıklayıp göğsüne ve arkasına kızgın demirle yedi dâne delik açarlar.Başına ( Başpâre ), ayağına ( Paraz avna ) takarlar. Boğumlarına tel sararlar ve üflemeğe başlarlar. Hâl- âşinâ olanlar, ondan çıkan müessir sesden, ayrılık şekvâsı ve teellüm sadâsı duyarlar. Nefs ü hevâ esîri bulunanlar bile, o müessir sadâdan az çok müteessir olurlar.
İnsân-ı kâmil de, menşe-i feyzi olan âyân-ı sâbite âleminde ayrılıp şu beşeriyyet sâhasına geldiği ve firkatin acıklı ıztırâbını çektiği için, yüreğinden fışkıran têsirli sözler, kim olursa olsun dinleyenleri, kâbiliyetleri derecesine göre müteessir eder.Fakat teessürden teessüre fark vardır. Onun için; Ney, yâhut firkate uğramış insan-ı kâmil der ki :
3
“Sîne hâhem şerha şerha ez firâk, Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk.”
“İştiyak derdini şerhedebilmem için, ayrılık acılarıyla şerha şerha olmuş bir kalb isterim.”
Bundan evvelki beyitte ney’in, yâhut insan-ı kâmilin firaklı enîninden herkesin müteessir olduğu söylenilmiş, tafsîlinde ise, teessürden teessüre fark bulunduğu beyan edilmişti. Bu beyitte de, ayrılık nevhalarından en ziyade kimlerin teessür duyacağı ifâde kılınmış, dert ortağı olacak kimsenin derdi bulunması lâzım geldiği bildirilmiştir.
Gerçi insan; mükedder bulunduğu bir sırada, hasb-i hâl etmek, derdini döküp hafiflemek için bir arkadaş arar. Eğer o arkadaş, hâl-âşinâ ise, konuşanın dediklerini iyice anlar, onun anlaması ve elemine iştirâk etmesi de kederli için, oldukça tesellî yerine geçer. Tok bir adama açlıktan, kana kana su içmiş bir kimseye susuzluktan bahsetmek, beyhûde çene çalmak olur. Çünki onlar, açlık ve susuzluk ıztırâbını duymadıkları için, açın ve susuzun hâlinden anlamazlar.
Şeyh Sâdî der ki:
“Çöllerde yapılmış olan sarnıç ve havuzları, çölde yolunu şaşırmış olan kervan halkına sor. Sen Fırat nehrinin kenarında iken suyun kıymetini ne bilirsin?”
Ondan dolayı:
“İltîcâ etmiyesin nâmerde, Keşf-i hâl etmiyesin bîderde.”
Nasîhati, bu makamda en doğru bir sözdür.
Ehlullah; çekdikleri ayrılık acılarını ve iştiyak, yânî göreceği gelmek âteşini söyleyip de hem kendileri mütesellî olmak, hem de mûhatablarında şevk-i talep uyandırmak için, kalbi mahabbet ateşî ile yanmış kimseler ararlar. İşte Hazret-i Mevlânâ’nın yukarıki beyti söylemiş olmasındaki hikmet budur.
|