|
|
 |
« : 24 Ağustos 2008, 10:50:59 » |
|
İki hafta önce, TRT 2'deki not defterimde Edip Cansever'i anacaktık. Not defterine hayat veren arkadaşlarım arşivi taradılar. Kendi sesinden iki şiiri, İstanbul olup olmadığını çıkaramadığım bir kent ve yalnız Edip Cansever. O şiirlerle başladık. Siyah-beyaz dönemden kalmış.
İçim titredi: Türkçe'nin en önemli çağdaş şairlerinden Edip Cansever için görsel belge ne kadar az!
Her çabamızda olduğu gibi, yazarlarımızın, şairlerimizin, hatta çok daha popüler sanatlara emek vermiş kişilerin ardından bu belgesizlik sorunu ortaya çıkıyor. Hemen örnek vereyim: Temmuzda aramızdan ayrılan Suna Pekuysal, bir iki film sahnesi ve hep Lüküs Hayat'taki görüntüleriyle ekrandaydı. Onun, Bütün Gün Ağaçlar'daki eşsiz 'anne' kompozisyonunu hatırladım. Belki fotoğraf bile kalmamıştır. Oysa Suna Pekuysal, Duras'ın oyununda, bir komedyen değil, alışılmışın çok dışında bir trajedyendi. Onu o yönüyle genç kuşaklar hiç bilemeyecek...
Herhalde on on beş yıl önce, Enis Batur'dan güzel bir öneri: Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın yaşamöyküsünü yazmak. Bol görsel malzemeyle bezeyerek.
Daha ilk adımda, o görsel malzemeden epey sıkıntı çekeceğimiz ortaya çıkmıştı. Refik Ahmet Sevengil'in Gürpınar monografisi de olmasa, büyük romancının çocukluğuna ilişkin tek fotoğraf bulamayacaktık. (Tek fotoğraf, andığım monografide. Keşke yeniden yayımlansa Refik Ahmet'in eseri.)
Sel Yayıncılık, bir ara, fotoğraflı yaşamöyküleri dizisi yaptı. Bence çok değerli kitaplardı. Filiz Ali babasını yazdı, insafsızca öldürülmüş Sabahattin Ali'yi. Demet Hanım, eşi Haldun Taner'i. Ayşe Kulin, Münir Nurettin Selçuk'u. Üç eseri de tadını çıkara çıkara okumuştum.
Sonra arkası gelmedi. Galiba okurların ilgisizliğinden. Bir iki kitap daha; dizi sona erdi.
Hatırlamak, anmak, yeni kuşaklar için yazıda çizide. Yaşatmak, bir ülkenin uygarlık perspektifiyle ilintili değil mi? Son yirmi yıla göz atın, hatırlayan ve hatırladığını başkalarıyla paylaşmak isteyen çok az kişiyle karşılaşacaksınız. Sanatta, toplumsal hayatta, siyasette, ne var ne yoksa günün kısacık tarihiyle sınırlandırılmış.
Yalnızca görsel malzeme eksikliği de değil, önemli, anlamlı yazılar bile kitaplaşmadan yitip gider bizde. Örnek vermek gerekirse, iki yazı var, her 'hatırlayışımda' yüreğimi yakan: Haldun Taner, Cahide Sonku öldükten sonra, Milliyet gazetesinde, üç gün boyunca, anılarını kaleme getirdi, bambaşka bir Cahide anlattı. Bu etkileyici yazı, Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil'in yeni basımlarında yer alır diye bekleyip durdum. Unutulup gitti.
Öteki yazı, Salâh Birsel'in. Birsel, Edip Cansever'in Oteller Kenti kitabı için nefis bir yorum kaleme getirmiş, Cansever öldükten sonra yayımlanan Gül Dönüyor Avcumda'da "otel" başlıklı bu yorum yayımlandı. Gül Dönüyor Avcumda, bildiğim kadarıyla, yeni basımlara ulaşmadı. "Otel" yazısı ise, Salâh Bey'in kitaplarına giremedi...
Edebiyatımızın, zaman içinde, belki en çok okunmuş yazarı olan Reşat Nuri Güntekin'in Aydabir, Yedigün gibi dergilerde kalmış, tesadüfen okuduğum, birbirinden güzel yazılarını, denemelerini hatırlıyorum. İşte, "İlkgözağrılarım": Reşat Nuri hayatındaki ilkleri kaleme getirmişti. Sonra, bir başka yazıda, Fransa gezisinden izlenimler; Emma Bovary'nin yaşadığı kasabaya gitmiş! Madam Bovary, Reşat Nuri'nin gözleminde, bir roman kişisi olmaktan çıkıyor, orada, o taşra köşesinde gerçek kimliğiyle can veriyordu.
Reşat Nuri Güntekin'in mükemmel bir 'tüm eserleri' basımı yapılamaz mı? Yapılmamalı mı?
Reşat Nuri'nin yanı sıra, Halide Edib, Aka Gündüz, Mahmut Yesari, daha birçok yazar. Dönemlerinde sevilmiş, hayranlıkla okunmuş bu kişiler bugüne çok şey söyleyebilirler. Refik Halid Karay'ın kronikleri sanki az önce yazılmışçasına taze.
Ama bunların olabilmesi, gerçekleşebilmesi için 'hatırlamak' gerekli. Hatırlamak istemeyen, ya da, daha korkuncu, hatırlamaktan uzak tutulan ortamlarda, geçmiş merhametsizce atılıveriyor çöplüğe.
|