|
|
 |
« : 17 Ağustos 2008, 10:23:01 » |
|
Hakikati hakikat olduğu için sevmek A. ALİ URAL Düğüne davetlisiniz. Cevabınızın “Evet” oluşu size bir yol açacak. Fakat yolun açık olması yeterli değil düğünde olabilmek için. Düğüne nasıl gidilmesi gerekiyorsa öyle gitmelisiniz. Bir hazırlığa ihtiyacınız var. Bir düğün elbisesine. Bir hediyeye.
Bir bineğe. Diyelim ki düğün davetini kabul edip ulaştınız düğün evine. Fakat üzerinizde düğüne uygun bir giysi yok. Kapıda karanlıklar içinde kalırsınız. İncil’de geçen (Matta XXII/ 11-13) “Düğün daveti”ni düşünüyordu John Locke. XVII. yüzyılda İngiliz iç savaşının o en kanlı döneminde bile Oxford yine Oxford’du. Retorik, dilbilgisi, etik, geometri,Yunanca ve Arapça derslerinin yanı sıra doğa bilimleri ve tıp da okuyan Locke, deneyle elde edileceğine inandığı bilgi alanları içerisinde İngiliz Felsefesi’nin temellerini arıyordu. “Beyaz siyah değildi, daire üçgen. Ve üç çoktu ikiden.” Sezgiydi bu; bilgi edinme gücü sınırlı olan insanın ulaşabileceği en açık ve kesin bilgi. Ona göre bundan daha büyük bir kesinlik isteyen kimse, ne olduğunu bilmediği bir şeyi istiyor demekti. Düğün davetini kabul etmek, ebediyeti istemekti ona göre. Ebediyet düğününe gidebilmek için önce inanmak gerekiyordu sonra hazırlanmak. Düğün davetini kabul edip düğün elbisesi giymeyen kimse düğüne iştirak edemeyeceği gibi, iman eden fakat imanını iyi davranışlarla süslemeyen kimse de ölümsüzlüğü kazanamayacaktı.
Akıl, evet bir ışıktı o. Tanrı insana hayatını düzenleyebilmesi için akıl nurunu vermiş, aklın üstünde kalan hakikatleri ise vahiyle bildirmişti. İki Tanrı armağanıydı akıl ve vahiy birbirinden ayrılmayan. İnsan her ikisine de muhtaçtı. Locke bir yandan “İlâhî vahiyle şeytanî ayartmaları (diabolical imposture) ayırmamıza yardımcı olacak şey akıldır.” diyerek akıl pusulasını işaret ederken, diğer yandan “Akıl her şeyde son hakim ve rehberimiz olmalıdır. Fakat bununla, Tanrı’nın emrettiği herhangi bir hükmü açıklamada akla başvurmamız ve eğer akılla açıklayamıyorsak onu reddetmemiz gerektiğini değil; vahiy olduğu bildirilen hükmün gerçekten Tanrı’nın bir hükmü olup olmadığını belirlemek için akla başvurmamız gerektiğini kastediyorum.” diyerek bilgi ve algılama gücü arasındaki farka dikkati çekiyordu. İnsanın vahye ihtiyacı vardı zira yetileri sınırlıydı. Tanrı bilgiye ulaşmamız için çeşitli yetiler vermiş, ancak bu yetilere belirli sınırlar çizmişti. Bu yüzden akıl, vahyin bildirdiği bütün hakikatleri izah edemezdi Locke’a göre. Çünkü her ne kadar vahyin bildirdiği hakikatlerin bir kısmını akıl bilebilirse de vahiyden öğrendiğimiz hakikatlerin çoğu aklın üzerindeydi. Her şeyi akılla kavramak isteyenler okyanusu avuçlarına sığdırmaya çalışıyorlardı.
“En geniş zihinlerin bile sığlıkları vardır,” diyorsa bir bilge çatışma kaçınılmazdı. Dinde bulunmadığı hâlde ona sonradan giren aşırı inanış ve uygulamalar tamamıyla, imanı akla aykırı bir alan olarak kabul etmenin bir sonucuydu. İşte Kilise enternasyonalizminin tarihe bin yıllık terör ve baskı yüklü müdahalesinden söz ediyordu Locke. Bununla yetinmiyor “Two Treatises of Government (1690; Hükümet Üzerine İki İnceleme)”adlı kitabında yasama ve yürütmenin birbirinden ayrılması gerektiğini ileri sürüyor, siyasal erkin meşruluğunu ise iki temel koşula bağlıyordu: a) Siyasal erk yasaya uygun biçimde ele geçirilmelidir, gasp edilmemelidir; b) Siyasal erki elinde tutanlar zora başvurmamalı, kendi kişisel çıkarları için ya da tutkularının gereklerini yerine getirmek için siyasal erkin sağladığı olanaklardan yararlanmanın yollarını seçmemelidirler. Demek ki tehlikeliydi Locke. İngiliz kraliyet polisleri peşine takılmalı, Hollanda’da soluğu almalıydı. Ders verdiği kurumdan kovulmuş ve 84 kişilik hainler listesine dahil edilmiş olarak.
Ah tutkularımız! Onlar değil miydi hakikatten soğutan bizi! Onlar değil miydi Tanrı’yla, kendimizle ve başkalarıyla aramıza engeller koyan! Ne diyor aydınlanma çağının düşünürü: “Tanrı’nın varlığı, aklın bize bildirdiği en açık bir gerçektir ve aklın bildirdiği bu gerçek matematik kesinliğe sahiptir. Fakat tutkuları insana öylesine hakim olur ki, insan Tanrı’nın var olduğu bilgisine ulaşamaz ve vahyin yardımına ihtiyaç duyar.” Ah tutkularımız! Onlar değil miydi firavunlaştıran bizi! Ne diyor aydınlanma çağının düşünürü: “Kendimize karşı nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarına öyle davranmalıyız.” Fakat yetinmiyor bu cümleyle. Bu davranışın değerini Tanrı hoşnutluğu şartına bağlıyor. Ölmeden bir yıl önce Ant Collins’e yazdığı mektupta insanlığın gelişimini ve erdemi şu ilkeye bağladığı gibi: “Hakikati hakikat olduğu için sevmek
|