Site Yöneticisi
Nerden :
Mesajlar : 1204
Konular : 917
Üye İd : 20
Rep Gücü : +1015/-0
Offline
|
 |
« : 19 Ağustos 2008, 14:14:35 » |
|
İskender PALA - Zaman
Eski çağlarda krallar ve sultanlar insanlardan üstün yaratılmış gibi telakki edilir, halka öyle sunulurlardı. Bu anlayış, zihinlerde, onların yalnızca Allah'a karşı sorumlu oldukları fikrini yerleştirdi.
Ama aralarında çizgi dışı olan öyleleri de yaşadı ki kendilerini Allah ile birlikte halka karşı da sorumlu hissettiler. Osmanlılar arasında Selim-i Salis bu konuda en hassas olan hükümdarlardan biridir. Öyle ki, bir başkasına ait hayata kıyamadığı için sonunda kendi hayatına kıyılacaktır.
Babası III. Mustafa, tıpkı Yavuz Sultan Selim gibi celalli bir devlet adamı olmasını umut ederek ona bu adı vermişti. Umulan olmadı ve onda bu ismin tarihteki anlamından ziyade sözlükteki anlamı tecelli etti, yumuşak huylu, fazlaca şefkatli ve merhametli bir sanatkâr ortaya çıktı. Babası cengaver olmasını istemişti, o çalgıcı oldu, şiir yazdı, besteler yaptı. Cengaver olamadı ama sanatkâr oldu. O kadar ki kaynaklar, "Hilm ü selâmet-i tab'da ve mekârim-i ahlâkta sânî-i Cenâb-ı Zinnûreyn idi (Güleryüzlü ve güven veren yaratılışı ve güzel ahlakı ile ikinci bir Halife Osman Zinnureyn idi)." diyorlar. Hz. Osman'ın dillere destan şahsiyetini bilenler, sanatkâr Selim'i anlayacaklardır.
Sultan Selim, evet şairdi. İlhamî mahlasıyla seçkin manzumeler meydana getirmiş ve devrinin önde gelen söz ustaları arasında sayılmıştı. Küçük yaşta şiir yazmaya başlamış ve en sıkıntılı zamanlarında ya musıkî, yahut şiirle kendini ifade etmiş, duygularının bütün yoğunluğunu şiirlerine yansıtmıştı. Şiire kafes arkasında tutulduğu günlerde başlamış, manzumelerinde ince ve hassas ruhunun tabii terennümlerini anlatıp görüş ve düşüncelerini bir sanat üslubuyla dillendirme yolunu seçmişti. İçindekini dışa vurma konusunda şiiri bir vasıta bilmiş ve sultan olarak söyleyemediği her şeyi şair olarak söylemişti. Hatta bazen saltanatı adına bile konuştuğu olurmuş. İşte onun tahta çıktığı günkü duyguları:
Taalallah nasîb etti bu bir taht-ı Süleymân'dır
Uyan ki hâb-ı gafletten ki kişver çün perişândır
Cihâna gönlünü verme uyup nefs ile şeytana
Emanet eyle halkı ki sana Settâr nigehbândır
(...)
Bu dünyaya dayanıp olma sen gâfil ki İlhamî
Sana da baki kalmaz hem döner bu çerh-i devrândır
Bu bir Süleyman tahtıdır ki onu sana Allah Taala nasip etti. Uyan, gaflet uykusundan gözünü aç ki askerler (nizam bakımından da, başarı bakımından da) perişan vaziyettedir.
Sakın nefsine ve şeytana uyup da dünyanın eğlence ve boş işlerine gönlünü kaptırma. Halkını gözetip kolla ki Settar olan Allah da seni gözetip kollasın.
Ey İlhamî, varlığa ve devlete güvenip sakın gaflete düşme ki, dünya sana da kalmaz, ve devranın çarkı hızlıca dönüverir.
Selim-i Salis bestekârdır ve elbette bestekârlığı şairliğinden öndedir. O kadar ki divanında diğer şiirlere oranla en ziyade şarkı güftesi (105 adet) yer alır. Daha şehzadeliği döneminde musıkiye heves etmiş, amcası I. Abdülhamid ona Kırımlı Ahmet Kâmilî Efendi'nin ses bilgisi dersleri vermesini sağlamıştı. (Şehzade Selim, bilahare sultan olunca Ahmet Efendi'yi II. İmam olarak saraya tayin edecektir.) Bu derslerin ardından en eski Türk sazlarından sayılabilecek tambura ilgi duymuş ve Ortaköylü meşhur İsak'tan tambur meşk etmiştir. Yaratılışındaki musıki yeteneği onun hızla ilerlemesine kapı aralamış ve daha genç yaşta iken makamlara bazı yeni ve duyulmamış terkipler ilave etmeye başlamıştı. Söz gelimi ünlü bestesi olan "Mevlevî Ayin-i Şerif"i böyle doğmuştu. Müzik tarihimize muhteşem bir makam hediye etmişti: Sûzıdilârâ (Sûz-ı dil-ârâ = Gönle süs olan yanış).
Kaynaklar makamlara dair onun pek çok terkipler meydana getirdiğini, bir kâr ve bir murabba ile muhtelif fasıllarda ustaca tertiplenmiş şarkıları olduğunu yazarlar. Yaptığı sanat değeri yüksek besteleri arasında, sûzidilârâ Mevlevî ayini, "Âb u tâb ile bu şeb hâneme cânân geliyor" mısraıyla başlayan nakış yürük semaîsi ve "Aşkınla hevâlandım, bîgâneliğim gel gör" diye başlayan büzürg bestesi ünlüdür.
Sultan III. Selim yalnızca kendi ibda eylediği eserleriyle değil çağındaki musıki ortamının gelişmesine sağladığı katkıyla da müzik tarihimizde önemli bir yere sahiptir. O çağda yeni icad edilmiş nadide ve güzel eserleri ortaya koyan Vardakosta Ahmed Ağa, Arif Mehmet Ağa, Hızır Ağa, Abdülhalim Ağa, Sadullah Ağa, Edvar (musıki nazariyat kitabı) sahibi Abdülbaki Nasır Dede, Galib Dede, Yusuf Sineçak gibi yetenekler hep onun oluşturduğu renkli ve çiçekli bahçede şakımış bülbüllerden idiler.
Sultan III. Selim, Osmanlı padişahları içerisinde en fazla resmi yapılan kişidir. Ben bunu, sanki onun sanatkâr kişiliğine bir ihtiram gibi anlarım.
2008 yılı onun şehadetinin iki yüzüncü yılıdır. Yıl bitti bitecek, henüz onu hatırlayan kurumlar, tarihçiler, müzikologlar, edebiyat araştırmacıları ortaya çıkmadı. Bakalım yıl sonuna kadar kimler onu hatırlayacak!?..
LAF OLSUN DİYE
Yüz yılda bir
Sultan Selim, bütün yetenek sahibi insanlar gibi musıki üstadlarını da her zaman koruyup kollamıştır. Onun kadirbilirliğine örnek olmak üzere şöyle bir anekdot anlatılır: Haftada iki gün saraya gelip ince saz takımına memur olan ünlü tamburi İsak Efendi bir defasında vazifesine gecikir. Avluya girdiğinde saz faslı terennüme başlamıştır. Görevine yetişemediği veya aksattığı için çok korkan İsak Efendi dış salonda alelacele sazına düzen vererek bir an evvel meclise dahil olmak ister. Ne çare, kapıdaki hadım ağası içeri girmesine izin vermez. Aralarında tartışma başlar ve her nasılsa sesleri içeriden de duyulacak derecede yükselir. Sultan hadım ağayı çağırıp dışarıdaki gürültünün sebebini sorar. İş anlaşılınca da ağayı tersler:
- Bre fellah ağa! Senin gibileri her gün Sudan'dan gemiler dolusu geliyor; ama İsak gibi üstad tamburi yüz yılda bir yetişiyor. Tez haber ver içeriye buyursun.
Korkarak içeri giren İsak'ın yüzüne bakınca korktuğunu anlamış olan hükümdar, gönlünü alacak güzel sözlerle kendisini yatıştırıp musıkiye iştirakini sağlamış.
BERCESTE
III. Selim feci surette şehit edildiği sırada cebinde şu beyit bulunmuştur:
Kendi elimle yâre kesip verdiğim kalem
Fetvâ-yı hûn-ı nâ-hakkımı yazdı iptida
(Kendi elimle yontup 'Buyur, yazı yaz!' diyerek yâre sunduğum kalem, ilk önce, haksız yere benim idam fermanımı yazdı!)
|