Üye Grubu : Moderatör adayı
Nerden :
Mesajlar : 2034
Konular : 1678
Üye İd : 6
Rep Gücü : +1042/-0
Offline
|
 |
« : 03 Mayıs 2008, 15:32:39 » |
|
Sevim Burak’ın İstanbul’u SELİM İLERİ Düşünüyorum da, değişen İstanbul yazarın umurunda değildi belki. Geçmiş, şimdi ve gelecek adeta iç içedir Sevim Burak öyküsünde. Belki bu yüzden daima geniş zaman…
Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar’ın önsözünde, o, unutulmaz portre yazısında Leyla Erbil, Sevim Burak’ı anar. Onu, gerçek dostları arasında sayar.
Ece Ayhan da Aynalı Denemeler’de yazmış: “Yani diyebiliriz ki; Sevim Burak, keskin keskin İstanbul, Beyoğlu, Tünel, Boğaziçi, Kuzguncuk ve İkinci Dünya Savaşı kokan ilginç, sahici ve modern bir hikâyecidir.” Başka saptayımlar var, Salah Birsel’inki, Murat Belge’ninki; tümü Sevim Burak’ın özgül bir yazar olduğunda birleşir.
Yanık Saraylar’dan Afrika Dansı’na, Sevim Burak, kendi başına yarattığı bir yazı ülkesinde yaşadı. Hikâyeleri, o yazı ülkesinin bize yansıyan görünümleri. Yanık Saraylar’dan önce yayınlanmış bazı hikâyeleri var yazarın; Hece Öykü tümünü yirminci sayısında derledi. Daha ilk coşkun verimlerinden başlayarak, ustalık verimlerine, Sevim Burak, İstanbul’u operayı andırır bir yapaylık perspektifinden görmüş.
Yanık Saray’daki hikâyeleri bizim kuşak handiyse ezberlemiştir. “Sedef Kakmalı Ev”in ilk satırlarını şimdi de ezberden söylüyorum:
“GELDİLER… Çok yorgundular. Sokağın başına dizildiler. Sekiz on kişi vardılar. Bunların ardından kadınlar göründü.”
Yanık Saraylar, edebiyatımızın pek çok sahici hazinesi gibi gözden ırak tutuldu. Dahası, bu eserin üzerine ölü toprağı serpilmişti. Memet Fuat’ın değer verişi olmasaydı, bizler Yanık Saraylar’ı okuyamayacaktık. Çünkü kitap, Ömer Uluç’un büyüleyici resimleriyle bezeli ilk basım Yanık Saraylar, kitabevlerinde bulunmaz; yalnızca, Memet Fuat’ın De Yayınevi’nde bir rafta durur, okurunu beklerdi.
Sekiz on kişi, eski İstanbullu, “Sedef Kakmalı Ev”de, “Ah Ya’Rab Yehova”da, hep puslara bürünmüş, Sevim Burak’la sürüp gittiler. İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar’da aynı kişiler büsbütün ölümcül, büsbütün kıyıcı tutumlarla boy gösterdiler. Bu kez ellerinde “ağız armonikaları” yoktu, İstanbul müziksizdi. Sahibinin Sesi’nde İstanbul, tarihî bir dönemde, istihzalı konuştu.
Tabii hepsinin ardında “Yanık Saraylar”daki bedbaht daktilo kız vardı: Magazin edebiyatının vaat ettiği sahte mutluluklar dünyasını arıyordu: “TAM BİR TAÇSIZ KRAL”…
İstanbul’un eski aileleri, uzayıp giden soyağaçları, imparatorluktan arta kalmış paşalar, beyzadeler, Ermeni madam ve “müsyü”ler, eski fotoğrafhaneler, Cumhuriyet’in ilk Batılı hanım ve beyleri, daha çok kimse, daha ne çok şey, majiskül harfler, siyah karakterli harfler, küçük harfler, “Sen Pülşeri” kız okulu, intiharlar, bunlar, Sevim Burak imzalı yazı ülkesinde saklı duruyor.
Bir hikâyeci, bir oyun yazarı olmanın ötesinde, Sevim Burak’ın şiir ve roman ufuklarına açılmış olduğunu düşünüyorum. Şüphesiz ki İstanbul’un tarih içindeki anlatısı. Yitik hikâyeci Mübeccel İzmirli’yle yaptığı, çok zaman önce Yeni Ufuklar dergisinde yayınlanmış konuşmasını anmak isterim: Sevim Burak orada Kafka’yı bütün günler okuduğunu, ama Kafka tarzı tek satır yazmak istemediğini söyler.
Bana da şöyle demişti: “Günlerce eski hasır bir iskemlede oturuyorum ve Dolmabahçe Sarayı’ndaki yangını seyrede seyrede yazmaya çalışıyorum…” O yangında… büyük yangında, Sevim Burak, Doğu’yla Batı arasındaki hazin gelgitlerimizi gördü. “… Son halife Abdülmecid Efendi büyük bir ressamdı. Fikret’in ve ‘Sis’in arkadaşı bir halife ressam… Kim farkında bunun?!.”
Afrika Dansı’nın anlatıcısı gizli bir siyaset yazarıydı. Sahibinin Sesi’nde Şahende Hanım diyor ki: “Vallahi bu piyano marştan başka bir şey çalamaz. Şopen’in Türk Marşı’nı çalayım.”
Kar Yağıyor Hayatıma yayımlandıktan sonra, özellikle genç okurların Sevim Burak’la ilgilenmeleri beni hem mutlu kıldı, hem üzdü. Mutlandım: Bizim kuşağın en çok etkilendiği yazarlardan birini gençlere tanıştırmıştım. Üzüntüme gelince, bu değerli yazarı handiyse tanıyan kalmamıştı. Çok satanlardan ötesini bilmeyen yeni zaman bir kez daha karşıma çıkmıştı…
Güvençli bir iddiayla diyebilirim ki, Sevim Burak, İstanbul’un en has fantastik yazarıydı.
Andığım Yanık Saraylar, duygu, duyarlık yoğunluğunun bilinçaltı sayıklamalar, sabuklamalarla kaynaştığı, enikonu etkileyici, şaşırtıcı bir hikâye kitabıydı. Sevim Burak, birbirine hem bağlı, hem de birbirinden bağımsız öykülerinde İstanbul’un payitaht olduğu dönemden arta kalmış kişileri, yaşantıları, bir ölçek simgeleştirerek dile getiriyordu.
Fonda payitaht artığı İstanbul, özellikle Üsküdar, Bağlarbaşı, Kısıklı, Kuzguncuk ve Yeşilköy gibi semtler, 1930’lu, 1940’lı yılların kolektif bellekte iz bırakmış ögeleriyle belirir. Yazar, bu ögelerin sanki farkında değildir. Öylesine gelişigüzelmişçesine dönüp bakar İstanbul’a.
Demişti ki: “Bin yılların başkenti, dolaşmaya kalktığınızda boğar sizi. Boğulmamak için küçük küçük görüyorum İstanbul’u.”
“Sedef Kakmalı Ev”de bugün çoktan silinip gitmiş Bağlarbaşı Kısıklı tramvayı -belki Fatih-Harbiye’ye bir gönderme-, “Yanık Saraylar”da payitaht İstanbul’un başkent Ankara’ya açılışı, “Pencere”de “1980 Sent Pülşeri üniformalı yetim kız öğrenciler” hep bir iki cümlede, bir iki çağrışım ve imgede İstanbul’da öncesiz sonrasız geniş zaman açılır.
Düşünüyorum da, değişen İstanbul yazarın umurunda değildi belki. Geçmiş, şimdi ve gelecek adeta iç içedir Sevim Burak öyküsünde. Belki bu yüzden daima geniş zaman…
Sormuştum: “İstanbul’un yakın tarih içerisindeki çizelgesini çıkarmak mı?” Reddetmişti; dinlediklerinden, işittiklerinden, aklında kalanlardan, kulağında yankıyanlardan bir İstanbul’u yazmak istediğini söylemişti. İsimler, mekânlar geçit töreninde sarhoş…
“Ah Ya’Rab Yehova”yı okuyun; Bebek Bahçesi, Glorya Sineması, Cumhuriyet Bahçesi, Novotni, bütün bu göçmüş yerler, az sonra gidebileceğiniz, erişebileceğiniz yerler gibi karşınıza çıkar.
Zaten kendisi de şaşıyordu. Dünyanın hangi tarihî kentinde mekânların bu kadar kısa ömürlü olabileceğini soruyor: “Novotni’yi Meraklı Turşucu Hurşit’i, Tan Sineması’nı, Kristal’i bilmiyorlarsa ben ne yapabilirim” diyordu.
Bütün kitaplarını şöyle hızlı hızlı taradım. Afrika Dansı’ndaki hikâyelerde Foto Febüs, Tokatlıyan, Amiral Bristol Oteli, Foto Süreyya, Markiz, Osmanlı Bankası… Oralardan kaç kişinin haberi var bugün? “Osmanlı Bankası” başlı başına bir öyküdür ve bu öyküde Mısırlı Apartımanı da belirir.
Sevim Burak İstanbul’da pek çok şeyin tümden silinip gitmesine -deyiş yerindeyse- ironiyle yaklaşıyordu. Bağdat Caddesi’nden geçen vızır vızır taşıtların, lüks otomobillerin, çılgınlığın romanını henüz yazmaya koyulmadığı dönemde, onu son görüşlerimden birinde, “İsim yığını, madde yığını bir tarihî ansiklopedinin içinde yaşadığımı biliyor musun!” demişti.
Sahibinin Sesi oyununda, 1930’ların İstanbul’u Türk, Ermeni, Yahudi topluluklarının iç içe yaşayışıyla canlandırılmıştır. Patetik yaklaşımın gerisinde, bu oyun, yetmiş beş yıl önceki İstanbul dünyasını bütün ayrıntılarıyla betimler.
Öteki oyunu İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar’ın sahneleri arasında kır gezintisi karşımıza çıkar. Yazar, İstanbul pikniklerinin eşsiz bir parodisini sergiler: Sepetler, çatal bıçak, elbezi, çaydanlık, kamineto, sofra örtüleri, fincanlar, gramofon, hasır, kilim, salıncak ipi, vb bu kır gezintisinin aksesuvarlarıdır. Taş plaklar da unutulmamıştır:
“Başka ne lazım acaba, unuttuğum bir şey olmasın! Ha plaklar… Safiye, Safiye nerdesin? (Şuh…) Tamam şurada, en dipte… Başka? Denizkızı Eftalya… Nereye kayboldun?”
Evet, nereye kayboldular?..
|