Üye Grubu : Moderatör adayı
Nerden :
Mesajlar : 2034
Konular : 1678
Üye İd : 6
Rep Gücü : +1042/-0
Offline
|
 |
« : 06 Nisan 2008, 13:16:00 » |
|
Ahmed Cemil’in İstanbul’u
SELİM İLERİ
Maî ve Siyah’ın son sayfalarını, Teşvikiye’deki evde, bir kış gecesi, yalnızken okuduğumu hatırlıyorum. Kar yağıyordu. Roman boyunca kendimi Ahmed Cemil’e benzetmiştim. İşte şimdi Ahmed Cemil, annesini yanına almış, Yemen’e gidiyor. Mavi düşleri solup gitmiş, siyah bir geceye karışıyor Ahmed Cemil de. Bu son sahnede, İstanbul, Üsküdar günbatımının kızartısı içinde son kez görünür.
Maî ve Siyah’ı lise son sınıfta, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenimiz Rauf Mutluay’ın yorumundan dinlemiştim. “Bir İstanbul romanı” diyordu ve zaten, Halid Ziya’nın üç önemli romanında hep İstanbul’u odak aldığını belirtmişti. Bir iki yıl sonra, bu görüşünü XIX. Yüzyıl Türk Edebiyatı adlı eserinde kaleme getirdi:
Maî ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar… “İşlenen kişiler, hayat dilimleri, olayların geçiş çevresi, dram haline getirilen konuları ile bütün bu eserler; İstanbul’un aydın ve seçkin tabakalarını ele alır. Semt olarak Bâbıâli, Süleymaniye, Maî ve Siyah’ın dekorudur; ama Ahmed Cemil’in arkadaş evi onun özlemini belirtir. Ötekilerde Şişli, Boğaziçi, Yeşilköy, rahat ve lüks içinde yaşayabilen ailelerdir konu.”
Mutluay’ın Halid Ziya için bir gözlemi, saptaması var: “(…) her romanda yazar kendisini ve aile çevresini merkez yapar. Yaşadığı ve gördüğü imkânların dışına çıkmamaya özellikle dikkat eder. Böylece on dokuzuncu yüzyıl İstanbul’unun son yıllarındaki yüksek burjuvazinin hayatı görünür bu eserlerde.”
Maî ve Siyah’ın kahramanı Ahmed Cemil Halid Ziya esinli midir? Eleştirmenler, bizde, uzun ve yorucu bir süre, roman kişilerinde romancının kendisini arayıp durmuşlardır. Romanın ‘kurmaca’ olduğunu nedense unutarak ya da göz ardı ederek…
Halid Ziya, Maî ve Siyah’ta basın, edebiyat çevrelerini, şiir dünyasını yansıtmak istediğini yazıyor, aradan yıllar geçince. Romandaki kişilerin, Bâbıâli Caddesi’nde her gün görülen yüzlere benzediğini söylüyor. Öyle başlar roman, Tepebaşı Bahçesi’nde, şairlerin, edebiyat adamlarının buluştuğu bir sofrada. Ötede Haliç görünmektedir, sönük ışıklarla, ölgün ışıklarla bezenmiş, bir hayal ülke. Ahmed Cemil, Haliç’e bakarak mavi düşler kurar.
Tepebaşı Bahçesi -bugün yerinde yeller esiyor- inceden inceye tasvir edilmiştir. Bu bahçe alafranga İstanbul’un renkleriyle bezenmiştir. Hemen karşıda Haliç, alafranga İstanbul’dan ayrılır. Ahmed Cemil’in döneceği Süleymaniye ise İstanbul’un Doğu dünyasıdır. Böylece, romancı, İstanbul’daki ortam ve kültür çeşitliliğini, bu çeşitliliğin sağladığı yaşam zenginliğini dile getirme imkânı bulmuştur.
Ahmed Cemil’le birlikte, alaturkayla alafrangayı bir arada barındırabilen İstanbul’u âdeta gezeriz. Kılavuzumuz, İstanbul’da varlıklı Batı’yı kırık özlemlerle seyreder; sonra yoksul, bayındırlıktan uzak Doğu, Ahmed Cemil’e bütün acısını söyler. Maî ve Siyah bu açıdan bir ‘ilk’tir. Şark ve Garp İstanbul’u Fatih-Harbiye, Üç İstanbul, Bugünün Saraylısı gibi romanlar, Mai ve Siyah’tan sonra billurlaştıracaktır.
Halid Ziya, Aşk-ı Memnu’da, Kırık Hayatlar’da ve bir bakıma yitik romanı Nesl-i Âhir’de Şark/Garp iç içeliğine bir daha geri dönmemiş. Aşk-ı Memnu Boğaziçi ve Büyükada’dır, Kırık Hayatlar o zamanın tantanalı Şişli’si, Kâğıthanesi, bazı sahneleriyle de Beyoğlu. Büyükada, Nesl-i Âhir’de yeniden karşımıza çıkar.
Maî ve Siyah’ın son sayfalarını, Teşvikiye’deki evde, bir kış gecesi, yalnızken okuduğumu hatırlıyorum. Kar yağıyordu. Roman boyunca kendimi Ahmed Cemil’e benzetmiştim. İşte şimdi Ahmed Cemil, annesini yanına almış, Yemen’e gidiyor. Mavi düşleri solup gitmiş, siyah bir geceye karışıyor Ahmed Cemil de. Bu son sahnede, İstanbul, Üsküdar günbatımının kızartısı içinde son kez görünür.
Kitabında yer almıyor ama, dün gibi hatırlıyorum, hocam Mutluay demişti ki: “Ahmed Cemil’in asıl romanı son sahnede başlar: Kendi arzusuyla Yemen’e giden İstanbul çocuğunun orada yaşayacakları apayrı bir romandır…”
Bense, Ahmed Cemil’in İstanbul’da yaşadıklarıyla dolup taşıyordum. Hüseyin Nazmi benim de arkadaşımdı; tıpkı Ahmed Cemil gibi, Hüseyin Nazmi’nin kızkardeşi Lâmia’ya âşıktım, hiç görmediğim Lâmia’ya. Fakat Lâmia, bambaşka bir dünyada, benden gitgide uzaklaşıyordu.
Tek umudum, günün birinde yayımlanacak eserimin herkesçe beğenilmesiydi. Derken, Ahmed Cemil’i siyah geceye alıp götürecek hayal kırıklıkları, hatta, yıkımlar sökün ediyor: Kızkardeşi İkbal, kocasından gördüğü eziyetlere dayanamıyor, ölüyor. Ahmed Cemil, o unutulmaz sahnede, İkbal’in mezarını ziyarete gidiyor Eyüp’e. Maî ve Siyah’ın, şüphesiz, en içli sahnelerinden biri. Hep bu sahnenin etkisi altında, karlı gecede sokağa fırlıyorum, Teşvikiye’den Beşiktaş’a iniyorum. Artık gözyaşlarımı tutamıyorum…
En az otuz yıl geçti. O geceki duygularım şimdi yine…
Meydan Larousse’ta (ilk baskı) bir “Ahmed Cemil” maddesi vardır. Maddenin üstünde, Ahmed Cemil’in Eyüp’te kızkardeşinin mezarı başındaki yapayalnız resmi, karakalem. Servet-i Fünûn dergisinde tefrika edilirken, Maî ve Siyah, resimlendirilmiş. İkide birde ansiklopedinin o sayfasını açar, dalıp giderdim.
Neydi Ahmed Cemil’i ve romanını bunca çekici kılan? Kurcalayıp durdum. Öyle sanıyorum ki, hayal kırıklığına bir ağıttır Maî ve Siyah. Hem de, romanımız için bir erken ağıt; 1897’de, Halid Ziya, bütün mavi hayallerimizin sönüp gitmeye yazgılı oluşunu dile getirmişti. Rauf Mutluay’dan iz sürersek, “romantik bir dönemin gerçekçi romanı”. Neredeyse, merhametsiz bir gerçekçilik diyeceğim. Çünkü, Ahmed Cemil’den sonra, o karlı kış gecesinden sonra, hayaller kurmaktan vazgeçecektim…
Dahası, Ahmed Hamdi Tanpınar’ın “Ahmed Cemil ile Mülâkat” yazısı, bu çok hoş, çarpıcı deneme, tam o sıralar karşıma çıkacak, beni büsbütün hayalsiz bırakacaktı. Başlı başına edebî bir buluş olan denemesinde, Tanpınar, Ahmed Cemil’in, roman kişisinin izini sürer:
“Ahmed Cemil’le bir salı akşamı Eyüp İskelesi’nde karşılaştım. Ben, bir ahbaba yaptığım kısa bir ziyaretten geliyordum. Epeyce yorgundum. Tam biletimi alıp döndüğüm zaman, ortadan biraz uzun boylu, tıknaz, kıranta bir adamın kendi kendine gülümsediğini gördüm.”
Evet, Ahmed Cemil’in ta kendisi! Tanpınar, Halid Ziya’dan da insafsız bir gerçekçiydi: 1933’te yayımlanmış bu denemesinde, Maî ve Siyah’ın hayaller tutkunu Ahmed Cemil’ini yaşlılığın eşiğinde çiziyordu. Meğer Yemen’den de hayal kırıklığıyla dönmüş Ahmed Cemil; Mısır’a, İsviçre’ye falan gitmiş, ama son yeri yurdu yine İstanbul’muş. Diyor ki:
“Hemşireyi çoktan beri ziyaret etmemiştim. Bugün gideyim dedim. Kabir çok harap olmuş, bakımsız kalmış… Vakıa yeri iyi ama… belki biliyorsunuz, Aziyade’nin yanında yatıyor.”
Huzur romancısının göndermesiyle, bir başka hayal romancısının, Pierre Loti’nin Aziyade’si de hayal kırıklıkları içinde beliriyor ve yitiyor. Değişen İstanbul’da hem Aziyade, hem İkbal, harap olmuş birer mezar, mezar taşı artık.
Sonra, daha da korkunç bir şey! Ahmed Cemil’in kılığı kıyafeti: Şapkası elinde; kurşunî bir takım giymiş, “fakat ağır altın kösteği bu zarif kostümle” uyuşamamış. Boyunbağı “en çığırtkan renklerden” seçilmiş. Parmaklarında, akşamın son ışıklarını “zaman zaman yakalayan iki büyük elmas yüzük”…
“Donmuş kalmıştım” diye yazmış Tanpınar. Biz okuyanlar da donup kalıyorduk. Şiirden ibaret bir roman kahramanı, 1897’den 1933’e handiyse görgüsüz bir yeni zengin kimliğiyle karşımızda duruyordu.
Eyüp’ten birlikte binerler vapura. İstanbul akşama karışmaktadır. Ahmed Cemil’in konuşmalarından bütün ülkülerini kaybetmiş bir ömür dökülüşür. Bir ara, altın tabakasından sigara çıkarır. İskeleden iskeleye yol alan vapur Kasımpaşa’dan ayrılırken, Ahmed Cemil, “Ne kadar güzel yarabbim! Ve ne muhteşem, ne ulvî…” der. Süleymaniye’yi göstermektedir. Bir iki parıltılı sözden sonra, yine itiraf: “Bendeniz mimarîden pek anlamam, fakat muhakkak ki, bu şaheser İstanbul’u çok güzelleştiriyor.”
İstanbul sanki dağılıp gitmektedir…
|