|
|
 |
« Yanıtla #1 : 05 Eylül 2008, 23:51:41 » |
|
ZAMANDA BİR YOLCULUK
Kayıp Dünyaları Hayata Geçirmek
Emmerich kariyeri boyunca görsel efektlerde sınırları zorlayarak, “Independence Day”de Beyaz Saray’ın patlama görüntüsüyle, “The Day After Tomorrow”da dev dalgayla unutulmaz anlar yarattı. Süregiden teknolojik ilerlemeler Emmerich’in “10,000 BC/MÖ 10,000” için istediği destansı deneyimi yaratırken yönetmenin hayal gücünün akıp gitmesine olanak tanıyordu.
Emmerich, filmin muazzam efektlerini denetlemesi için, daha önce “Godzilla” ve “The Day After Tomorrow” gibi filmlerde birlikte çalıştığı görsel efekt amiri Karen Goulekas’a başvurdu. “Karen bugüne dek çalıştığım en zeki ve görsel açıdan yaratıcı kişilerden biri” diyor Emmerich ve şöyle devam ediyor: “Karen için hiçbir şey imkansız değil. En iddialı konseptlerimi dahi, benim hayal ettiğimden daha bile görkemli şekilde, beyaz perdeye taşıyacağına güvenebileceğimi biliyorum”.
Görsel efektlerin üzerinde en yoğun çalışacağı yaratımlar filmin güçlü tarih öncesi yaratıkları, yani mamutlar, kılıç dişli kaplanlar ve dehşet kuşlarıydı. Emmerich bu yaratıklar için gerçek hayattakine uygun hareketler istediği için, söz konusu canlıların günümüz akrabalarına baktı. Bu konuda, “Fillere, kaplanlara ve deve kuşlarına ait pek çok kayıt izledik. Esas konu şuydu ki kimse bir mamutun tam olarak nasıl hareket ettiğini bilmiyordu. Çok kendilerine özgü hayvanlardı. Bir hayvanın nasıl yaşadığını ancak hayvan çekimlerinden öğrenebilirsiniz” diyor.
Muazzam Buz Devri hayvanlarını tekrar yaratmanın en zor yanı tüyleriydi: Mamutlar için uzun ve mat, dehşet kuşları için kuş tüyleri, kılıç dişli kaplanlar için de suyla etkileşimli tüyler. Emmerich bunu şöyle açıklıyor: “Bu hayvanları fotogerçekçi göstermek için tüy hareket ettirme mekanizmalarını yeniden yaratmamız gerekti. Bunu doğru yapmak oldukça zordu. Bu hayvanların, elinizi uzatıp dokunabileceğinizi hissedecek kadar gerçekçi olabilmelerini sağlamak için İngiltere’de iki ayrı şirketle anlaştık”.
Goulekas projeye ana çekimlerden iki yıl önce dahil oldu ve çalışmalarına senaryoyu efekt ihtiyaçlarına göre parçalarına ayırmakla başladı; ardından da, her temayı konseptlere, maketlere (bilgisayarda taranacak heykeller) ve modellere dönüştürdü. Özellikle filmin üç sekansına ağırlık verdi: Mamut avı, dehşet kuşlarının olduğu sekans, ve D’Leh’yin kılıç dişli kaplanla karşılaşması.
Goulekas filmdeki tüm yaratıklara çıkış noktası oluşturması için resimler, çizimler, fotoğraflar ve televizyondan BYG görüntüleri derledi. Ayrıca, Los Angeles’taki, mamutlar üzerine zengin bir araştırma kaynağı sunan La Brea Tar Pits’i, Durban-Güney Afrika’daki Tala Game Reserve’ü ziyaret etti. Burada aslan, kaplan, leopar, fil ve devekuşlarının da aralarında bulunduğu çeşitli hayvanların yüksek çözünürlüklü videolarını çekti. Topladığı görüntüler animatörlerin hayvanların hareketlerini farklı açılardan etüt etmelerine yardımcı oldu.
Goulekas’ın en zorlu projelerinden biri filmin dehşet kuşlarıydı. Bunlar bir zamanlar Güney Afrika’da yaşamış çok iri gagalı ve uçamayan kuşlar esas alınarak tasarlandı. Goulekas bu kuşlar için şunları söylüyor: “Devasa kuşlardı. Devekuşlarının ne kadar hızlı koşabildiklerini ve güçlü ayaklarıyla ne kadar hasar verebildiklerini biliyoruz. Bu bilgiyi bir de dehşet kuşları ile dinozorlar arasında doğrudan bir bağlantı olduğu gerçeğiyle birleştirdik. Görüntülerini yaratmak için farklı çizimleri melezledik”.
Tüm yaratıkların hareketleri mükemmelleştirmek için Goulekas’ın tasarımlarda Emmerich’le yakın bir çalışma içine girmesi ve yönetmenle paslaşması gerekiyordu. “Bu bir keşif süreci” diyor Goulekas ve ekliyor: “Doğrusunu bulana kadar tekrar tekrar değiştiriyorsunuz. Bu film yaratıcılık, işbirliği ve sürekli evrim gerektiriyordu. Roland bana ihtiyacım olan tüm verileri verdi ama bir o kadar da yaratıcı özgürlük tanıdı”.
Yaratıkların tasarımları tamamlandıktan sonra, Goulekas’ın, karakter animatörleri ve rötuşçular da içeren 18 kişilik ekibi ön-görselleştirmeye (tüm efekt sekanslarının üç boyutlu hikaye çizimleri) başladılar. “Örneğin, D’Leh’yin kaplan geçidinde yürüdüğü sahne için, geçidin üç boyutlu bir ortamını inşa ettik ve sonra animatörümüz kuş bakışı olarak sahnede aşağıya atlayan kaplanı anime etti” diyen Goulekas, şöyle devam ediyor: “Sonra da bazı kamera açıları ekledik ve ön-görselleştirme kurgucumuz Steve Pang ve ekibiyle birlikte, tüm çekimlere baktık ve her bir sanatçının neler yapması gerektiğini tartıştık”.
Ön-görselleştirme gerek oyuncu gerek yapım ekibi için paha biçilmez bir set aracı oldu. “Bir sahneyi kurmadan önce ön-görselleri oyunculara her zaman gösterdim ki çevrelerinde olup bitenlerin büyük resmini kafalarında görebilsinler” diyor Emmerich.
Bunlar görüntü yönetmeni Ueli Steiger için de ışıklandırmada müthiş yardımcı oldular. Steiger bu konuda, “Ön görseller belli bir sahneyi çekmede gerçek birer rehber oluyorlar. Elbette, çekimden sonra ortaya farklı sonuçlar çıkıyor ve çekimler sırasında bol miktarda doğaçlama yapılıyor, ama yine de size rehberlik ediyorlar” diyor.
Emmerich’in işbirlikçi ruhu sayesinde Goulekas’ın ekibindeki sanatçılar hayal güçlerini serbest bırakırken,l gerek Goulekas gerek yönetmenle yakın bir etkileşim içinde de oldular. Goulekas’ın bu konudaki açıklaması şöyle: “Sanatçılarımızın önerilerini tartıştık ve fikirlerini genellikle çalışmalarımıza entegre ettik. Böylece ortaya çok daha nitelikli bir çalışma çıktı. Sanatçılarımız projeyi sahiplendiler; kendilerini hikaye anlatımının bir parçasıymış gibi hissettiler”.
Yapım sırasında, Goulekas ve ekibi, oyunculara ve set ekibine, ellerinde daha sonra dijital yaratıklarla yer değiştirecek olan mezuralar, bayraklar ve maviye boyanmış nesnelerle katıldılar. “Dehşet kuşları sekansı için, bir sopanın ucunda mavi bir dehşet kuşu kafası vardı; böylece çekimler sırasında, onu gözümüzde canlandırabiliyorduk” diyor Goulekas ve ekliyor: “Kaplan sekansı için, bir flamanın üzerine çerçeveden geçirebildiğimiz tam boyutlu bir kaplan çizdik. Çerçevelemeyi doğru yapmazsanız, sonradan başınıza dert açar. Yükseklik çubuğu sayesinde, oyuncu nereye baktığını görebiliyor ve böylece yönetmen de ne isterse çekebiliyor”.
Görsel efekt aksesuarlarıyla karşılıklı oynamak filmdeki genç oyuncular için ilginç bir çalışmaydı. Steven Strait bu konuda şunu söylüyor: “Hayal gücünüzü gerçekten kullanmak için benzersiz bir fırsat. Size oynamanız için büyük bir alan bırakıyor çünkü fiziksel hiçbir şeyle sınırlı değilsiniz. Mamut avının çekimi sırasında, var olmayan bir şeyle karşılıklı oynamak müthiş yoğun bir özgürlük hissi uyandırıyordu”.
KITALARI AŞMAK
“10,000 BC/MÖ 10,000” Dünyasını Yaratmak
Emmerich film için ilkel ve sert bir dünya yaratmak, izleyicileri daha önce görmedikleri bir zamana ve mekana taşımak için kamera arkası ekibiyle işbirliği yaptı. Film her ne kadar belli bir yere işaret etmese de, Emmerich için bu yer her zaman Afrika’ydı. “Orası insanlığın beşiği” diyor yönetmen ve ekliyor: “Ama anlatmak istediğimiz hikaye yüzünden, kendi yarattığımız Afrika oldu”. Film ağırlıklı olarak Yeni Zelanda’da, Cape Town-Güney Afrika’da ve Namibya’nın ay ışıklı manzaralı gerçek mekanlarında çekildi.
Yapım ekibi Yeni Zelanda’da sadece birkaç gün çekim yapmayı planlamıştı ama çekimlerin başlamasından yalnızca altı hafta önce helikopterle mekan arayışı sırasında, Emmerich, deyim yerindeyse bir “Cennet Bahçesi”ne vuruldu. Yapımcı Wimer bu olayı şöyle aktarıyor: “Sabahı helikopter çalışması yaparak geçirmiştik. Tam otele dönüyordum ki ‘Helikopterlere geri dönün. Roland bir şeyi görmenizi istiyor’ yazılı acil bir mesaj aldım. Konuşmam çoktan hazırdı: ‘Filmin başlamasına bu kadar zaman kala mekan değiştiremeyiz’. Ama sonra helikoptere bindim ve belli bir yüksekliğe çıktığımızda önümde senaryoda yazan, hikaye tahtalarında çizilene tıpatıp uyan mükemmel bir mekan uzandığını gördüm. O kadar mükemmeldi ki orada çekim yapmak zorundaydık”.
Fonunda siyah kaya formasyonu bulunan buzlu hırçın doğa örtüsü, filmin ortasındaki Güney Afrika tropikal cangıllarındaki derin yeşile ve filmin üçüncü bölümündeki koyu turunculu kırmızılı Namibya manzarasına nefes kesici bir tezat oluşturuyordu. Bu görsel özellikler, hava şartlarının her an değişmesine, çekim ekibinin günlük güneşlik bir havada sis, kar fırtınası ve tipiyle mücadele etmesine yol açmasına rağmen, Yeni Zelanda’yı karşı konulmaz kılıyordu.
Wimer bu konuda şunu söylüyor: “Coğrafyayla yapmaya çalıştığımız şeylerden biri, o devirlerde kahramanlarımızın ne kadar zor hayatlar yaşadığını ama aynı zamanda her yerin bir o kadar da muazzam, güzel ve ruhani olduğunu göstermekti. Orada çekim yapmak zorunda oluş nedenlerimizden biri oranın böylesine gerçekdışı ve olağanüstü güzel olmasıydı”.
Yörenin bakir doğası da korundu. Bu amaçla, yapım şirketinin olabildiğince az iz bırakmak için büyük çaba harcaması gerekti. “Hafif iz bırakan küçük cipler ve dört çekişliler kullandık. Böylece, geride kalan izleri rahatça silebildik” diyor Yeni Zelanda mekan sorumlusu Jared Connon ve ekliyor: “Mamut avcılarının köyü için aksesuarları ve set malzemelerini önce oraya götürmek sonra da oradan almak için, büyük ölçüde, helikopterlerden yararlandık”.
(Dünyanın dört bir yanından gelen arabaların denemelerinin yapıldığı) Wanaka kasabasının yakınındaki South Island’ın (Güney Adası) üzerinde, deniz seviyesinin 5.000 fit yükseğinde yer alan Waiorau Snow Farm, filmde beş ana mekana ev sahipliği yaptı. Bunlar arasında, mamut avcılarının köyü, Baku’nun Kayası, ölüm alanı ve kır alanı bulunuyordu. Filmin yaklaşık üçte biri burada çekildi. Yeni Zelanda’daki başlıca diğer mekanlar Mount Aspring Doğal Parkı ve Poolburn Barajı’ydı.
Emmerich için, Snow Farm kafasındaki film karesi için mükemmel bir fon oluşturuyordu. “Burada öyle bir doku var ki yukarı tırmanıp kamerayla etrafa göz gezdirdiğinizde ayın yüzeyinde çekim yapıyormuş gibi hissediyorsunuz” diyen yönetmen, şöyle devam ediyor: “Tarih öncesine aitmiş hissi veriyor. Karakterlerimiz film boyunca yolculuk yapıyorlar; dolayısıyla gittikleri yeni dünyaları yansıtmak için zengin manzaralara ihtiyacımız vardı. Olabildiğince çok çeşitlilik sunabilmeliydik”.
Ana çekimlerin başlamasından önce, yapım ekibi, (güney bölgesinin Māori kabilesinin şefi) Ngāi Tahu’dan mekana gelerek geleneksel bir Māori kutsama töreni yapmasını rica ettiler. Māori kökenli Cliff Curtis bu konuda şunları söylüyor: “Bu topraklarda mevcut nüfustan önce yaşamış bir yerli halk var. Bu yüzden, toprakla o ruhani bağ olgusunu uyandırmak çok önemli. Yapımın bir parçası olarak, özellikle de yaptığımız film göz önünde bulundurulduğunda, bu ilişkiyi kabul etmek hepimize doğru geldi”.
Yapımcılar Yagahl kabilesinin köyünü inşa etmek için oradaki yaşam biçimini ve araziyi incelediler. “Mamut avcıları sınırlı malzemeye sahipti” diyor Emmerich ve ekliyor: “Ellerinde mamut kemikleri, dişleri ve postları vardı. Kulübelerini de bunlarla inşa ediyorlardı. Onları ruhani insanlar olarak hayal ettiğimiz için, yaşadıkları yerlerin de benzersiz olduğundan ve yüksek yaratıcılıklarını yansıttığından emindim”.
Yapım tasarımcısı Jean-Vincent Puzos mamut avcılarının yaşam yerleri olarak kulübeler tasarlarken, kemikleri ve postları, görsel açıdan çarpıcı ve tamamen inandırıcı bir şekilde kullandı. Puzos, “İhtiyar Ana’nın kulübesinin içi bir mamut iskeletinden sarkan 10,000 mamut kemiğiyle yapıldı. İhtiyar Ana’nın bir tören yaptığı sahne filmin açılışını oluşturuyor. Dolayısıyla, çok görkemli bir hava yaratmak istedik” diyor.
Öncelikle arkeoloji kitaplarından olmak üzere kapsamlı bir araştırma yaptıktan sonra, Puzos 20 farklı mamut iskeleti taslağı çizdi. Bu konuda, “Kemikler, perdedeki görsel etkilerinin daha fazla olması için, normalden çok az daha büyük ölçekli” diyor ve ekliyor: “İhtiyar Ana’nın kulübesini, üzerine kabile simgeleri oyulmuş kemikler ve kafataslarıyla süslemeyi tercih ettik ki açılış töreni için uygun bir ruhani atmosfer oluşturabilelim”.
Puzos’un heykeltıraş ekibi, yapımın merkezi Cape Town’da, tahtalardan iskeleti yapmak için bir ay boyunca çalıştılar. Bu arada bir başka ekip de yöre hayvanlarının postlarından mamut postları hazırladı. Tamamlanan kemik ve postlar kargo uçağına yüklenerek Yeni Zelanda’daki Wanaka mekanına gönderildi. Parçaların sette bir araya getirilmesi beş hafta sürdü.
Wimer o dönemi şöyle aktarıyor: “Bir oda çalışanımız ahşaptan yapılmış mamut kemiklerini zımparalıyorlardı. Kemikler Cape Town’da oluşturulmuş, sonra parçalara ayrılarak çekim mekanına gönderilmişti. Yetkilileri bunların gerçek mamut kemiği olmadığına ikna etmemiz gerekti. Lojistik açıdan oldukça büyük bir meydan okumaydı ama sonunda her şey mükemmel göründü”.
Sıra köyün kalan kısmının dekorasyonuna gelince, yapım ekibi Yeni Zelanda’da buldukları farklı doğal malzemelerle doğaçlama yaptılar. Set dekoratörü Emelia Weavind, “Çiftçiler bizim için kemik topladılar; ayrıca Tic’Tic’in kulübesinin içinde kullanmak üzere bir sürü yosun bulduk” diyor.
Puzos’un tasarladığı en önemli aksesuarlardan biri, baş avcı Tic’Tic’in selefine devretmesi gereken Beyaz Mızrak’tı. Mızrağın hem kullanışlı hem de görsel açıdan çarpıcı olması şarttı. Ortaya çıkan eser, fildişinden yapılmış ucu çıkabilen, yaklaşık iki metre uzunluğunda, üzeri nakış gibi işlenmiş bir parçaydı.
Yapım tasarımcıları gibi, kostüm tasarımcıları Odile Dicks-Mireaux ve Renee April da kostümlerin onları giyecek kişilere uygun ve sade olmasına özen gösterdiler. Dicks-Mireaux araştırmalarına British Museum’da ve Cape Town’daki arşiv koleksiyonunda başladı. Ne var ki, “British Museum’da kıyafet üzerine pek az şey var. O döneme ait tek görsel kayıt Güney Afrika’daki bazı kaya resimlerinden ibaret” diyor tasarımcı ve ekliyor: “Bu yüzden, senaryodan ilham aldık. Fraklı kabileleri renklere ayırmaya karar verdik: Mamut avcılarının kıyafetlerinde çok az renk vardı ve yaşadıkları araziye uyumlu giyiniyorlardı. Ceylan derisini tıraşlama fikri geldi aklımıza. Bu sayede çok güzel bir doku elde ettik”.
Kostüm tasarımcıları, Yagahl kostümlerini, yaşadıkları soğuk ve sert ortama uyarladılar. “Sandalet giyemezlerdi” diyen April, şöyle devam ediyor: “Sıcak tutması için kat kat deri giymeleri gerekirdi. Bu yüzden, mamut kürkü yerine geçecek antilop kürkü ve postundan kıyafetler yarattık”. Hava şartlarına uygun olarak, çağdaş paltolar da otantik kostümlere destek oldu. “Ayrıca, oyunculara giymeleri için ısıtıcılı montlar verdik çünkü hava buz gibiydi” diyor April gülerek.
Kostüm, saç, makyaj ve mekanların bileşimi, Strait’in karakterine bürünmesini kolaylaştırdı. “Göğsünüze uzanan sakallarla Yeni Zelanda’da bir dağın tepesinde olmak, bir mamut avcısının kimliğine bürünmeyi çok kolaylaştırıyor” diyor aktör ve ekliyor: “Sakallar kendi sakallarımdı ama saçım peruktu; ayrıca, tüm hayatımı açık havada geçirmiş gibi görünmem için cildimin rengi koyulaştırıldı. Sabahları biraz zaman alan bir işlemdi ama sonuçları görünce buna değdi”.
Dicks-Mireaux, ilkel mamut avcılarının bir başka dünyaya aitmiş gibi gördükleri köleciler için farklı kostümler tasarladı. Dicks-Mireaux bu konuda şunları söylüyor: “Mamut avcıları için kullandığımız kahve ve ten renklerinden tamamen farklı bir renk yelpazesi kullandık. Kırmızı ve mavi pamuklular, ketenler ve yünlülerden yararlandık. At binen bir toplum olduklarını vurgulamak için de kostümlerini atkuyruğuyla süsledik. Ayrıca, onlar için maskeler, ve Afrika kabile geleneğini temel alarak, ilkel deri zırhlar tasarladık”.
Dicks-Mireaux, mamut avcılarının yolculukları sırasında karşılaştıkları Naku, Hoda ve River kabilelerinin kostümleri için de çağdaş Afrika kabilelerinden ilham aldı. “Naku kabilesi daha renkli. Ayrıca, onlara kil boncuklu kolyeler de hazırladık ki mamut avcılarından daha gelişmiş oldukları anlaşılsın” diyor tasarımcı.
April, D’Leh’yin tanrı ve rahiplerle karşı karşıya geldiği final sahnesi için, Tibet ve Mısır gibi farklı kültürlerden esinlenerek şarap rengi kostümler tasarladı. Zengin takılar ve makyaj sanatçısı Thomas Nellen’ın yaptığı yüz dövmeleri de görünümü tamamladı.
Kostümleri giymek oyuncuların karakterleriyle ilişkilerinin zenginleşmesini sağladı. Camilla Belle bunu şu sözlerle doğruluyor: “Kostümleri giymek bile o dünyanın bir parçasıymışsınız gibi hissetmenizi sağlıyor. Karaktere bürünmenize yardımcı oluyor. Kıyafetlerin içindeyken hareketleriniz bile farklılaşıyor”.
Kostüm tasarımcılarının, esas oyuncuların yanı sıra, 800 figüranı da final sahnesi için köle gibi giydirmeleri gerekiyordu. Sayının yüksekliğine rağmen, “kostümleri sipariş veremez ya da makine de yaptıramazdık” diyor April ve ekliyor: “Hepsinin elde yapılması gerekiyordu; yoksa otantik olmadıkları belli olurdu. Atölyede kil ve cam boncukları yapan, bunları elbiselere diken, ayrıca kumaşları ve başlıkları yapan bir ordumuz vardı”.
Baştan aşağı kendine özgü stilleri olan altı ayrı kabile mevcuttu. Ekip figüranların ayak ölçülerine uygun bin tane de sandalet hazırladı.
April bir konuya daha dikkat çekiyor: “Bu kostümlerin de diğer tüm kostümler gibi yeni görünmemesine özen gösterdik. Bu amaçla, kullanılan deri ve kumaşları hırpalayarak aşınmış görünmelerini sağladık. Bu çok iddialı bir film; hele hele çekim mekanında çalışmak işleri daha da zorlaştırıyor. Ama gerek Güney Afrika’da gerek Namibya’da harika ekipler buldum. Ayrıca, ayakkabıcılar, şapkacılar gibi, istediğimizi tam olarak başaran çok yetenekli zanaatkarlarla çalıştık”.
Oyuncu ve yapım ekibi Yeni Zelanda’dan Cape Town’a geçtiler. Güney Afrika her yıl neredeyse Los Angeles kadar çok film üretme kapasitesine sahip, sinema altyapısı çok gelişmiş bir ülke. Burada bulunan bir çiftlik arazisi ile Table Mountain Stüdyoları, D’Leh ve arkadaşlarının yırtıcı dehşet kuşlarıyla karşılaştığı Kayıp Vadi’ye ev sahipliği yaptı.
Table Mountain Stüdyoları ve Cape Town dışındaki bir buğday çiftliği “Kayıp Vadi”nin zengin ve yabani cangılına mekan oluşturdu. Cape Town mekan sorumlusu Katy Fife ve ekibi buğday çiftliğinde, devasa yaratıkların av sırasında kamuflaj olarak kullandıkları yeşillik labirentindeki buğday, ağaç ve çalıları ekmek için üç ay harcadılar. Kılıç dişli kaplanlar için kurulan kapan Yine Cape Town’daki Thunder City’de bir uçak hangarında inşa edildi.
Filmin final bölümü güneybatı Namibya’nın uçsuz bucaksız çöllerinde çekildi. Bu çöllerden biri bakir ve tarihi Spitzkoppe’ydi. Emmerich burası için, “O kum tepeleri ve sadece Namibya’da bulabileceğiniz o büyülü yerler öylesine mükemmeldi ki” diyor. Sinemacı çekimleri dağlardan çöle doğru bir köprü kuracak şekilde kompoze etti, ama gerek çölde gerek dağda mekanların nefes kesici güzelliği karşısında kendinden geçti.
Yöre Emmerich için bir başka nedenden ötürü de çok önemliydi. “Spitzkoppe kalbime çok yakın bir yer çünkü Stanley Kubrick ‘2001: A Space Odyssey’deki maymun sekansını burada çekti. Büyülü bir yer burası” diyor yönetmen.
Yapımcı Wimer da aynı görüşte: “Spitzkoppe’nin sıradışı yönlerinden biri, dünyanın bazı yerlerinde bulduğunuz gerçek bir titreşiminin, sıradışı bir enerjisinin olması. Ölçülebilecek bir şey değil, ama sanki kayaların içinde bir tür yaşam var”.
Yapımcılara, Yagahl avcılarının Naku kabilesiyle karşılaştığı, ve D’Leh’yin kader çizgisini görmeye başladığı sahne için, olağandışı bir kaya yapısına sahip Spitzkoppe’de çekim yapma izni verildi. Nakular ekip biçen, oldukça gelişmiş bir savana (geniş ova) kabilesi. Sanat yönetmeni Robin Auld, “Köyleri sıra sıra kayaların üzerine inşa edilmiş evlerden oluşuyor. Evler ya dörtgen ya da yuvarlak bir çerçeve içinde inşa edilmiş; çatılar da kerpiç kaplı. İnşaat açısından oldukça karmaşık bir süreçti” diyor.
Spitzkoppe hazine arazisi üzerinde bir ulusal anıt. Tüm mekan ücretleri yerel topluluğa aktarılıyor. Yol açma, filmde kullanılan ceylan ve zebra ağıllarının çitlerinin inşası gibi ön yapım çalışmaları sırasında yöreden yüz otuz kişi çalıştırıldı. Çekimlerin ardından, hayvanlar planlanan doğa parkı için yerel yönetime bağışlandı.
Spitzkoppe’nin yakınında otel bulunmadığı için, oyuncu ve çekim ekibi özel olarak kurulan, sıcak suyu, televizyon yayını ve interneti olan bir çadır kentte kaldılar. Çekimler sırasında, her gün kampa 70 km. uzaktan 60.000 litre su taşındı.
Filmin gizemlerinden biri, D’Leh’yin çölde bulduğu kayıp medeniyetin kimliği. Kloser bu konuda şunları söylüyor: “Kahramanlarımız bir kum tepesinin zirvesine geldiklerinde, önlerinde dev bir medeniyet uzanıyor. Bu ‘tanrı dağları’, bu ‘efsanevi boyuttaki piramitler’ onlar için neredeyse akıl almaz oluşumlar. Kahramanlarımızın serüvenlerinin bir parçası da karşılarındaki kültürün nasıl bu kadar çok insanı esir ettiğini, böylesine bir imparatorluğa meydan okumak için neye ihtiyaçları olduğunu anlamaktan oluşuyor”.
Piramitler, Swakopmund yakınındaki 7 numaralı kum tepesinde inşa edildi. Yapım tasarımı ekibi burada bir taş ocağı, muazzam bir rampa ve Tanrının sarayının ön cephesini hazırladılar. Karakterlerin yolculuğuna boyut katmak için helikopter çekimleri kullanmış olan Emmerich, aynı etkiyi piramit çekimlerinde de yaratmayı arzu etti ve efekt ekibinden piramitlerin dev maketlerini yapmalarını istedi. Sonradan bunları kablolara bağlı, uzaktan kumandalı bir kamera modeli olan Spydercam’le çekecekti.
Ekip, piramitlerin, sarayın, esir kamplarının ve Nil Nehri’nin gerçek piramitlere yakın olan bölümlerinin minyatür kopyalarını hazırladı. Münih’te 1:24 ölçekli olarak hazırlanan bu maketler daha sonra on beş deniz konteynırıyla Namibya’ya nakledildi. Set yaklaşık 100 metrekarelik bir alanı kapladı. Spydercam yönetmene minyatür setinde rahatça hareket edebilme, ve filmin hava sekanslarıyla uyumlu 360 derecelik hava çekimleri yapma imkanı tanıdı.
“Spydercam, helikopterle aynı hareketleri yapıyor” diyor Emmerich ve ekliyor: “Programlanabiliyor ve gerçek zamanlı çalışıyor. Ayrıca, ışıklandırma durumu da setle uyumluydu ve arka planda da gerçek kum tepeleri vardı. Bu sekansla çok gurur duyuyorum çünkü eski usul maketleri süper yüksek teknolojiyle harika bir şekilde birleştiriyor”.
Emmerich’le beşinci kez birlikte çalışan Ueli Steiger, böylesine kışkırtıcı bir yapımda yönetmenle tekrar çalışma fırsatı karşısında mutluluk duyduğunu belirtiyor: “Onunla çalışmak çok keyifli. Kendisinin harika bir vizyonu var” diyor Steiger ve ekliyor: “Siz daha projeye katılmadan önce istediklerinin çoğunu belirliyor ama her zaman da uyum göstermeye istekli ve hazır. Ayrıca, herkesten gelen önerilere de çok açık”.
Filmin doğacı stilini benimseyen Steiger kamera ve ışık oyunlarını en az düzeyde kullandı; bunun yerine, hikayenin destansı niteliklerini öne çıkartan klasik bir stili ve doğal ışık kullanmayı tercih etti. Bu konuda şunları söylüyor: “Genellikle çoklu kamera kullandık ki çıktığında güneşten olabildiğince yararlanalım. Çok hızlı çalışmak zorundaydık. Çoğunlukla saatler boyunca prova yapıyor ve sonra 3-4 kamerayla çekimi yapıp, tek kayıtta tüm açıları almış olmayı umuyorduk”.
“10,000 BC/MÖ 10,000”in son yaratıcı öğesi müzikti. Filmde üç görev üstlenen Harald Kloser filmin müziğini besteci meslektaşı Thomas Wander’la birlikte hazırladı. İkili, filmin benzersiz bağlamı içinde aksiyonu ve duyguları müzikal olarak da yakalamak için Emmerich’le yakın bir çalışma içine girdi.
Yönetmen şunları söylüyor: “Bu hikaye klasik bir kahraman efsanesi; müzik de buna bağlı kaldı. Ama aynı zamanda, içinde, büyük borular, vokaller ve davullardan oluşan birçok etnik öğe de barındırıyor. Film yapmanın en sevdiğim yönlerinden biri müziğin görüntülerinizle nasıl bütünleştiğini görmek. Bir parçanın orkestra kaydını yaptığınız ve filme tam oturduğunu hissettiğiniz o anda büyülü bir şey oluyor”.
Emmerich için, tüm yaratıcı öğelerin nihai bileşimi, uzun, çoğu zaman zahmetli bir sürecin olabilecek en güzel ödülü. “Film yapmaktan inanılmaz keyif alıyorum çünkü sinema çok girift bir süreç. Birçok farklı unsuru içinde barındırıyor. Kafamın bir sürü farklı meseleyle meşgul olmasına, her zaman bir şeye bakmanın yeni yollarını yaratmaya çalışmaya bayılıyorum. Ama tüm teknik yönlerine karşın, sonuçta her şey dönüp dolaşıp karakterlere dayanıyor çünkü en muhteşem sekans bile, içinde ne olup bittiği ilginizi çekmiyorsa, başarısız olmuş demektir”.
“10,000 BC/MÖ 10,000” macerası, genç bir adamın olağanüstü serüveni aracılığıyla, birçok farklı temaya parmak basıyor. Bunlar arasında kahramanlığın ve liderliğin anatomisi ile insan bağının gücü de bulunuyor. “Her erkek ait olduğu çemberin ne kadar büyük olduğuna karar vermek zorunda” diyor Emmerich ve ekliyor: “Sadece sevdikleri mi, ailesi mi, yoksa çok daha geniş bir insan kitlesi mi? Kahramanımızın bir keşif serüvenine çıkması gerekiyor. Bencil bir delikanlıdan önder bir adama dönüşmek durumunda. Buradaki kilit nokta çemberin ne kadar geniş olduğu… ve bu çemberde kaç kişiyi kucakladığınız”.
|